PostHeaderIcon ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ

PostHeaderIcon Tamzara'nın Dönüşü

Bir dönem birinci dünya savaşı isyanlar kan gözyaşı derken bir şekillenme ile Tamzara Avşarlar,Yazanlar,Başgözeler,Şişmanlar,Aydınlılar,Akgünler,Dinçerler,Dokudanlar,Şenyuvalar,Kütükçüler,İncekaralar,Kaynaklar,Aşanlar,Bölükler,Şenollar,Emreler,Dönmezler,Gürdamarlar,Gümrahlar,Özkorkmazlar,Ertürkler,Özdamarlar,Öznalbantlar ve Genişler saymakla bitecek gibi değil kurulmuş insanlar bu coğrafyada yaşamaya başlamışlar.

Tamzara'ya gelen insanların tamamı tarıma ve hayvancılığa dayalı işler yapıyorlarmış fakat bugün Tamzara'lıların çoğunluğu gurbette ya iş sahibi yada memur oldular

Beyler evet kran tuvalet gezmek çok güzel fakat birde madalyonun diğer yüzü var hiç düşündünüzmü Sovyetler dağılanca ülkeyi kimler terketti ve arayış içine girdiler Türkiye'ye gelenlere bir bakın hepsi memur kesiminden insanlardı içlerinde bir tane köylü yoktu çünkü köylü ne yaparsan yap toprağını terketmez.

Ancak köylü şehirliye heveslenipte köyünü terketmeye başladığı zaman uzun vadede durum kötü demektir.Çok değil bundan 20 sene önce Şebinkarahisar'ın ana damarlarından biri Keçi yasaklanarak kesilmiş 10 yıl kadar öncede tütüne gelen kotadır şudur budurla ikinci damarı kesilmiştir.

Diyeceğim şudurki çoluğumuzu çocuğumuzu ve imkanımız var ise kendimizi topraktan uzak tutmayarak toprağa yatırım yapalım inadına

Önümüzdeki gelecek 20 yılda Tamzara'da Tamzara'lı görmek istiyorsak bunu yapmalıyız

Tamzara'dan sevgiler saygılar selamlar.

 

PostHeaderIcon Kaynak'lara (İsmail Kaynak'ın)

Yıllarca bir heves hepimizde evet babanızda bu aşamaya getirde ve artık kış bitti bahara döndük geriside sizlere kalmış Tamzara'dan sevgi saygı ve selamlar

 

PostHeaderIcon 14 Şubat

14 Şubat Sevgililer gününüz kutlu  olsun her şey gönlünüzce olsun

14 Şubatta en çok sevinenlerden biride Bizim Yavuz oldu tabiki (BAŞGÖZE)

eee nede olsa bizim Yavuzun Bir oğlu oldu Allah analı babalı büyütsün uzun ve güzel yaşamak nasip etsin

Tamzara'dan sevgi saygı ve selamlar

 

PostHeaderIcon Mehmet Kütükçü'den

MEMİŞ MEMMET

 

     Halil ağanın Hasan ait hanın üstündeki kahvede, peykelere uzanmış birkaç yaşlı ile kapının yanındaki tahta berber koltuğunda tıraş olmayı bekleyen bakkal Kadir Efendi, berber Hasan Tahsin’in sesine kulak kabartılar. Yüksek sesle anlatmaya başladı Hasan Tahsin:

   — Bektaş Usta’nın çobanı Hacı kayasında Memiş’in çobanını taştan atmış. Jandarmalar Kenan ağılına gelmişler çobanın cenazesini şehre götüreceklermiş. Dedi. Kadir Efendi yerinden doğruldu.---Memiş ölen çobanın ağabeyine Kürt Zeynel’in kızını kaçırmıştı. Bektaş’ın çobanı da akrabaları demek ki düşmanlığına yapmış olabilir. Deyince herkes bir birinin yüzüne baktı. Bazıları daha iyi bilgi almak için sessizce kahveden çıktılar.

    Memiş sürü sahibi kapısında iki çobanı olan ağa adamdı. Tamzara’nın karşısına yaptığı ağılda koyun keçi sürülerini besler, oğlu olmadığı içinde Dere köyden yanına çoban değil evladı olarak aldığı Mustafa’yı ve kardeşini çok severdi.  Mustafa büyümüş delikanlı olmuştu; Göynükten kız kaçırıp evlendirmişti.

     İngiliz külot pantolonun baldırda bollaşıp paçada dizili düğmeleriyle daralan yemeninin üzerine düşen paçası, orta boyunu daha da uzun gösterir çift sıra düğmeli yeleğini gümüş kösteği tamamlardı. Yüzündeki umursamaz, pervasız ifade, korkusuzluğun ve dik başlılığının emaresiydi. Zaim oğullarından olmasına rağmen soyadı kanunu çıkınca tüm akrabaları gibi Şenol adını almamış kızdığı kardeşine inat hiç kimsede olmayan Büyükturan soyadını alarak, sanki bağımsızlığını ilan etmişti. En son evlendiği Emine Hatundan iki kızı, bir oğlu olmuş. Oğlunun on beşinde yakalandığı menenjitten ölümü aileyi büyük üzüntüye katmıştı.

     Rahvan giden yağız atına vurduğu Çerkez eyerine yan oturup, terkideki heybeye yerleştirdiği peynir külekleriyle hızla evden uzaklaştı. Şehirde pazara çıkınca omzuna aldığı heybeyle kalabalığın arasında ilerlerken arkadan bir kadının ---- Boyu devrilisice daha devrilmedin mi? Diye söylenmesine kendini geriye doğru sesin geldiği yere yatırarak                                                                             --- Aha da devrildim. Deyip. Kendini kalabalığın üstüne bırakması, insanları kahkahaya boğmuştu. Gençlik günlerinde karıştığı kavgadan kurtulup kaçarken kendini kovalayanların elinden ilkbaharda coşkun akan ırmağın azgın sularına atlayarak kurtulmuş. Irmağın aşağılarında tutunduğu ağaca çıkarak canını zor kurtarmıştı. Bir müddet sonra gizlice geldiği evinde annesinin ölüsüyle karşılaşmıştı. Mahallelinin                      ---Memiş kendini ırmağa attı, boğuldu. Diye bağırmalarını duyunca olduğu yere yığılan zavallı ananın yüreği evlat acısına dayanamamıştı.

     Memiş; kahvenin önünde oturup çayını yudumlarken duvar dibine uzatılmış yılana benzer bir urgan gözüne ilişir, korkudan elindeki bardağı atıp masayı devirip ayağa fırlar. Kahvedeki arkadaşları yılandan çok korktuğunu bildiklerinden ona hep şaka yaparlar ve daha sonrada kıs kıs gülerlerdi. Korkusu geçen Memiş geriye dönüp                                           ---- Deyyuslar! Küfür ün adını günah koymuşlar; hâlbuki yürek soğutan, ben size küfretmeyim de ne halt edeyim?  Diyerek ağzına geleni saymaya başlamasına bıyık altından gülen arkadaşları sakinleşmesini bekleyip gönlünü almak için masasına otururlar. Çayı tazelenen keyfi yerine gelen Memiş hastalandığında iğne vurması için evine çağırdığı mahallenin tek sıhhiyesi Mülazım Muharreminin kahveden çıktığını görünce uzaktan seslendi:                                                                                                            --- Ula Mülazım! herkese hekim oldun da  bana bir s….m olmadın.sözüne hiçbir şey demeden yedi pınara doğru yönelen  Mülazım Muharrem arkasına bile bakamadı. Oturduğu sandalyeyi ayağıyla iterek ayağa kalkan memiş Yüksek sesle----Ölende mi suç, öldürende mi? Demişler. Erenlerde ---Tabii ki o geçmişini si..im ölende . Demiş diyerek                 dutun dalına bağlı atını yedeğine alıp sarıçiçek yaylasının yolunu tutmuştur bile. Çakılın boğaza geldiğinde küçük kızı danaları önüne katmış obaya götürüyordu. Babası kendine koşan kızını kucakladığı gibi atın semerine oturdu. Yayla evine geldiklerinde hanımı kapının önünde karşıladı. Hazırladığı yemeklerini yanan ocakta ısıtıp tahta sofraya yerleştirdi sofrayı da sedire getirdi.  

           Akşamın yaklaşmasıyla yaylada hareketlilik artmış, burunlarından sümükleri akan, rüzgârın savurduğu kuru gübre ve toprak karışımın yüzlerini kahverengiye dönüştürdüğü küçük çocuklar annelerin eteklerine yapışarak, danaların kuzuların peşlerinde koşuşuyorlardı.     Sürüyü bırakıp kaçan zağar köpekler de suçluluklarını bilirmişçesine sahiplerinin gözünden ırak olmak için damların arkasında pineklemekteydiler. Karnını doyuran Memiş atına binip tırpancıların günlerdir ot biçtikleri Karaçayıra doğru hızla yol almaya başladı. Yokuşu inince karaçayırın düzlediğinde koyun sürüleriyle karşılaştı.  Uzaktan sahibini tanıyan Karabaş sevinçle boğazında takılı dikenli zincirlerini şakırdatarak gelip Memiş’in bacaklarına sürünmeye başladı, sahibinin başını okşamasıyla sürüye doğru koşarak sanki sevincini çobanla paylaşmak istiyor gibiydi. Yanına yaklaşan çobana ceket cebinden çıkardığı bir paket üçüncü sigarasını tutuşturdu.  Çobanın gözleri ışılıyordu. Dağın başında sigara ekmekten daha önemliydi. Ekmeği herkesten isterdin ama ya sigarayı.

       Karaçayıra yaklaşınca tırpancıların tırpanlarının inceltmek için örs de döverken çıkardıkları ahenkli metal çekiç sesleri tepelerden yankılanıyordu. Selam verip yaklaştığında güneşin, rüzgârın kavurduğu günlerdir tıraş olmayan sakallı yüzleri sanki gülmeyi değil gülümsemeyi bile unutmuştu telef sefil Karayakalı tırpancılar Ağaya temenna eder gibi doğruldular. Yerlerinden yurtlarından kopup ekmek peşinde o zamana göre gurbete çıkan bu insanlar nerdeyse karın tokluğuna çalışıyorlar yedikleri üç öğün yemek, obaların damındaki mitillerde yatmaları kâr idi onlar için. Ot ve ekin biçimi süresince ellerine geçen üç beş kuruşla alacakları kışlık erzakla köylerine döndüklerinde daha yorgun, bitkin ve kesinlikle daha bitli ve kirli olacakları kesindi.

       Geceyi obada geçiren Memiş sabah olunca erkenden kaldı ve Hanzumat ormanından yaptığı odunu yüklediği atını yedeğine alıp Tamzara’daki evinin yolunu tuttu. Mahalle girişinde sıcakta ateş yakıp etrafında dönen Osman Efendi Memişi görünce seslendi. –Memiş üşümüşsündür gel ısın. Sözüne kızan Memiş –Cehennem ol! Git deli sözüne cevap hazırdı, Osman Efendi ağlamaklı bir sesle –Ben cehennem olum sen cennet ol orada üşürsen sana ısınmaya hiç ateş vermem. Sözüne cevap vermeden eve doğru yöneldi.                                                                          Yaylada çayırlar biçilirken ağılda ki tarlalarda ki arpalarda sararmaya başlamıştı.  Kırk iş bir harara girmişti. Artık yaşlanmaya başladığını anlayınca damadı Kemal ve kızı Sebahat’tan yardım istemesinin zamanı geldiğini düşündü. Nasıl olmuşsa işler ters gitmiş çocuklarının anasıyla araları limoniye dönmüştü. Biri Tamzara’daki evde kalırsa diğeri ağıla kaçardı. Sanki düşman kardeş olmuşlardı. Artık tek ortak noktaları torunlarının sevgisiydi. Hâlbuki ne kadarda mutluydular yokluğa tokluğa birlikte direnmişler çok güzel günler geçirmişlerdi. Memiş büyük kızı Sebahat’ın ilk çocuğuna kendi adını verdiği gibi bir yaşındayken yanına alıp oğul edinmiş küçük kızı şenelin dediği gibi küçük memiş Mehmet’in doğuşu evlerine güneş olmuştu. Torununa kendisine dede dedirtmeyen Memiş onu kendi gibi yetiştirmek istiyor minicik boyuna bakmadan ona külot pantolonlar, çift düğmeli yelekler, ceketler diktiriyordu. Torununun kemerine takılan küçük kınlı bıçak ile etrafa hava atsın diye meşin cüzdanına konan bir sürü delikli yüz paralar ya da sarı kırk para yani bir kuruşlar övünme sebebi oluyordu. Torununun okula başladığı gün defter kalem almasını istemesine --- Oğlum boş ver defteri kalemi gel sana rakı alayım iç diye söyleyip kucaklayıp yanaklarından öpüşü günlerce mahallede gündemden düşmemişti.                                       Memiş evinin kilerine güz gelince adam boyu ağaç fıçılara basılmış tuzlu tereyağları, sıra sıra peynir küpleri, ağaç küleklere basılmış kavurma doldurulur. Yiyeceğin bolluğuna herkes imrenirdi.

     Ağaçlar sararan yapraklarını dökmüş eğri belden esen soğuk rüzgârlar üşütmeye başlamıştı. Memiş hanımına gene küsmüş Ağılda yalnız yaşıyordu.  Evladı gibi bildiği Mustafa da vatani görevini yapmak için askere gönderilmişti. Emine Hatun dayanamadı pişirdiği bol yağlı bir bakraç üzüm yaprağı sarmasını torunun eline verip Ağıla yani dargın oldukları beyine yolladı Torununun uzaktan ağıla doğru bağırıp.                     –--- Baba ben geldim. Anam sana yemek gönderdi. Diye seslenmesine kafasını bile dışarıya uzatmadan -  Götür oğlum. Ben o deyyusun kızının pişirdiğini yemem içine zehir koymuştur! Diye bağırdı. Memiş. Hâlbuki Emine hatunun yaptığı yemekleri yemek için insanlar bedava ırgat dururlardı. Tereyağlı pilavın dibinde yağ göllenir. Bol yağda kızaran patlıcanlar lokum gibi olurdu. Tuzsuz peynirle yaptığı un helvasının kokusu uzak evlerden bile duyulurdu. Yemek geriye Tamzaraya götürülecekti ama mis gibi kokuya dayanamayan torun Memiş Mehmet ve arkadaşı polislerin Ahmet çengel deresinde oturup bakracı yarı etmişlerdi bile.

    Aralık ayı gelmiş havalar iyiden iyiye soğumuştu. Yükseklere yağan yağışlar Tamzara ırmağının suyunu artırdığı gibi buz gibi soğutmuştu. Sinirli ve asık suratla eve gelen Memiş hanımını hiç görmemiş gibi davranıp doğrudan yer evini arkasında ki kilere yöneldi. Demir eğişle söktüğü büyükçe bir kavurmanın üstüne epeyce tereyağı koyarak evden çıktı. Doğru mahallenin fırıncısı Ermeni Halil efendiye gidip Sıçak buharı üzerinde koca bir somun ekmeğini alıp kır atına bindi. Semere takılı baltadan odun yapmaya gittiği anlaşıyordu. Hızla atını sürüp uzaklaştı. Karşı bahçedeki söğütten odun yapmaya başladı.  Çabuk yorulmuştu. Ekmeğini soğutmadan yemeliydi. Belindeki bıçağıyla ikiye böldüğü somunun içine kavurmayı üzerine de tereyağını koyup hızlı hızlı yemeğe başladı ekmeği bitince yanında ki ırmaktan doya doya su içti sigarasını yakıp ağaca yaslandı öylece kalmıştı. Uzaktan onu izleyen Bektaş usta Memiş’te bir hareket olmayınca telaşlandı; seslendi. Cevap alamayınca koştu yanına gitti. Memiş sizlere ömür çoktan ölmüştü. Atına bindi mahalleye giderek haber ulaştırdı. Her zaman mesele çıkaran ses getiren Koca Memiş sessiz sedasız, hem de çocuklarının anasıyla dargın göçüp gitmişti bu dünyadan. Hep söylerdi bu dünyada iki kıyamet vardır; küçük kıyamet eşin ölmesi büyük kıyamet kendi ölümün. Ben öbür dünyaya gittiğimde sorgu melekleri soracaklar. Şu nu yaptın mı? Bunu yaptın mı?  Diye sonrada Karahisar kalesine çıktın mı? Memiş dediklerinde bende çıkmadım deyince bir tokmak fazladan giyeceğim. Diye latife yapardı. Şimdi Memiş Tamzara Alıçlı mezarlıkta bir tarafında kadersiz oğlu Selahattin diğer tarafında çocuklarının anasıyla koyun koyuna yatıyor.  Mezarlarının etraflarını demir kafes içine alsam da her ziyaret ettiğimde Emine Hatunun biraz daha aşağı doğru kaydığını kocasında uzağa gittiğini gözlüyorum. Belki de öbür dünyada da araları iyi değildir. Allah günahlarını varsa affetsin ve rahmet eylesin.

 

                                                              12 Ocak 2010 Ankara

                                          Mehmet Kütükçü

 

PostHeaderIcon Bayram Bitti Sıra Askerlerde

2009 yılının son ayı ile birlikte bir kurban bayramını daha geride bıraktık Şebinkarahisar'da bayram güzel geçti Allah'a şükürler olsunki bir kaza bela olmadı ayrıca havalarda yazdan kalmış günler gibiydi, bayram bitti sıra şimdi askere gidenlerde Erkan ŞENOL İzmir'e(Sezai ŞENOL'un oğlu) ,Faruk AKIN Tokat'a (Kemal AKIN'ın oğlu) Samet DİNÇER ise Bilecik (Süleyman DİNÇER'in oğlu) üç gencimiz daha vatani görevlerini yapmak üzere Bu hafta Tamzara'dan ayrılıyorlar
Üç gencimize vatani görevlerinde başarılar hayırlı teskereler.Sevgi saygı ve selamlar Tamzara'dan

 

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 5

iletişim
TAMZARALI DEFTERİ
TASARIM

H.Basri SARIYERLİ

SİTE YÖNETİCİSİ

Süleyman AVŞAR