PostHeaderIcon ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ

PostHeaderIcon Kurban Bayramı

Bu senede kurban bayramı soğuk sayılabilecek bir ayda ve her an kar yağabilir düşüncesi ayrıca 4 gün oluşu memleketimize fazla gurbetçi gelmemesine sebep oldu fakat yinede gelenler oldu tabiki benim gördüklerim gelenler arasında Erdoğan YARTAŞ,Ali BAŞGÖZE, Nazif KAYNAK,Serkan ŞİŞMAN,Metin DABAK bunlar gördüklerim birde Hüseyin AVŞAR gelecek tabiki göremediklerim vardır aralarında kurban bu sene üretene servet kesene külfet türünden geçeceğe benziyor nedeni ise artık bizim yörede Tarım ve hayvancılık can çekişiyor eskiden pazara çıkıldığında köyden yumurta gelirdi şimdi ise köye yumurta gidiyor yani bizim köylümüz köylüde kalmadı ya artık tavuk yapabilecek güçte değil her şeye rağmen Kurban Bayraınızı Kutlar tüm İslam alemine hayırlara vesile olmasını dilerim sevgi saygı ve selemlar.

 

PostHeaderIcon Yaşasın Öğretmenim

Hepimizin hayatında anne babasından sonra tanıdığı insandır öğretmen bende öğretmenimi böyle tanımıştım ilk öğretmen o farklı idi tabiki bana ilk yazmayı ilk cümle kurmayı hayata bakışın ilk penceresini öğretmenim aralamıştı "Yalçın URAL" saygıyla anıyorum ve gününü kutluyorum ne mutlu öğretmen olanlara ne güzel bir görev buradan tüm öğretmenlerin gününü kutlar saygı ve sevgilerimi sunarım.

 

PostHeaderIcon Mehmet KÜTÜKÇÜ'den hafta sonu deneyin bende çok severim tereyağında yumurtayı

TEREYAĞINDA YUMURTA 

        Bin dokuz yüz ellili yılların sonları Tamzara ilkokulunda öğrenciyken öğretmenimiz rahmetli Menteş Bey aile bilgisi dersinde aileyi şöyle tanımlardı. “ aynı çatı altında yaşayan, aynı kazandan yemek yiyen, anne baba akraba ve kardeşler topluluğu” .Kırk yıl sonra Ankara nın göbeğinde gece kondu mahallesinin dar sokaklarına sıkışmış bir okuldayım ismi Gümüşdere imiş ama Mithat Paşanın torunu hariciyeci Rasim Fenmen hanımı Ulviye Fenmen adına ek bina yaptırınca ismi değişmiş. Baraka binada aynı çatı altında yaşıyoruz, bayan öğretmenlerin pişirdiğini yemeği aynı kaptan yiyoruz. Menteş Beyin tanımı gibi aileyiz ama mutlu aile. Aile reisliği de tabii ki okul müdürü olarak bana kalıyor. İşler tıkırında olunca müdür odası da muhabbet yeri olabiliyor.

        Muhabbet karşılıklı adil paylaşımlı bir konuşmadır. Ama müdürler bunu tek düzeye indirirler. Haksızlık etmeyelim ama arada soluklanınca diğerlerine de söz hakkı verirler Çok saygı duyduğum bir büyüğüm “yaşlanma üç şey den anlaşılır. Derdi: Yaşlılar çok üşürler, çok işerler ve çok konuşurlar” Bende henüz ikisi yok ama konuşma başladı. Rahmetli Rasim amca Fenmen de üçü de vardı. Ziyaretimize geldimi gidince koltuklar hep silinirdi. Kapı açıldı kayınpederini ziyaretten dönen müdür yardımcısı Recep Bey içeri girdi. Kendi Trakyalı ama öz be öz Karadeniz damadıydı. Beşikdüzü’n den geliyordu. Elindeki poşeti masanın kenarına bıraktı.-Halis Tonya tereyağı müdürüm, kayınvalide gönderdi. Afiyetle yiyin. Konu yağdan açılınca akan sular durur. Zile bastım gelen hizmetliye çay söyledim. Recep bey bir fıkra duydum anlatayım mı? Müdürüm diyerek söze başladı. Temelle Ramazan bahçenin pöçüğünde otururlarmış, Temel demiş ki Ramazan ateşin var mı? Oda-var ne yapacaksın deyince sigaran varsa ver de birer tane yakalım. demiş Diyerek cebinden çıkardığı sigara paketini uzattı. Çayla da iyi gider yani diyerek yaktık birer nefes çektik. Aklım tereyağında Tonya yağı sarı olur Recep Bey mısır unu katmasınlar diye takıldım- Olur mu? Kayınvalide kendi eliyle yaptı. Ben de zaten espri yapmıştım. —Tereyağına anam seğyağı derdi. Herhalde sade, saf, temiz katıksız demekti. Azizim pastörize tereyağını bir tarafa bırak iki çeşit yağ vardır. Biri kremanın doğrudan tulukta yani yayıkta yayılmasıyla elde edilen çiğ yağı, diğeri yoğurtun yayılmasıyla yapılan pişmiş yağı. Bu daha makbul dur. Ama yağı yağ yapan onun buz gibi yayla suyunda defalarca yıkanmasıdır. Yıkandıkça özleşir mübarek içinde ki ayran artıklarından temizlenir. Çaylar bitti. Recep Bey kalkınca yağ poşetini masanın dibine koydum.

        O günler de bir moda vardı. Bütün öğretmenler hepatit aşısı oluyor. Üniversite hastanelerinde uygulanan yarısı sizden yarısı bizden yarı fiyatına checkup’a koşuyorlar. Dayanamadım. – Arkadaşlar canınız okuldan kaytarmayı istiyorsa gitmeyin ben size izin vereyim. Yazık! vesveseye kapılıp ağrımaz başınıza çaput sarmayın. Kim dinler ki Öğretmen odasında ortak gündem şeker, tansiyon ve kolesterol herkes bir şeyler anlatıyor. Kendimi kötü hissetmeye başladım. Biri sorsa senin kolesterolün kaç bilmiyorum desem ayıp hiç ölçtürmedim desem daha ayıp ben de uydum imama misali sağlık eğitim merkezine koştum. İsmine hala takılırım. Sağlığın eğitimi yoksa eğitimin sağlığımı. Doğrusu öğretmenlerin ilaç yazdırma merkezi bence. Yarın aç karnına gel dediler. Gittim elimin orta parmak uçuna iğneyi batıran hemşire camın üzerine aldığı bir damla kanla yan tarafa geçti. Seslendiler gittim.  Anlamını çözemediğim manalı bakışıyla – Bizim aletler 300 e kadarı ölçüyor sizin kini ölçemedik dedi.

    İyide aldı mı beni bir korku, öğretmenlere dediğim başıma geldi. Beşevler daha gelişmiş sağlık merkezi, orada koça bir tüp kan aldılar. Karıştırınca altında neler çıkarmış kolesterolün 450 ayrıca gizli kan şekerinde olabilir. Okulu falan bıraktım düştüm kendi derdime Kendimi temize çıkarıncaya kadar neler çektim. İşin içine ilaçlar girdi. Bize de eczane yolu görüldü. Eczanede ilaçlarımın verilmesini beklerken, konu konuyu açtı bende 450 kolesterollü olarak övüneceğim ya eczacı kalfasına tereyağında yumurta nasıl pişirilir ve yenilir. Başladım anlatmaya –  Tavayı ateşin üstüne koyup altını yakacaksın, ısınan tavaya oldukça büyük bir topak halis tereyağını nazikçe koyup kaşıkla tavanın içinde gezdireceksin:  Yağın önce eriyip sararmasını daha sonra nar gibi kızarmasını zevkle seyredeceksin. Yağ yanmaya başlayınca bir tutam tuzu üzerinde gezdirip. Sarısı kırmızıya çalan yumurtayı örselemeden yağın içine bırakacaksın. Sakın yumurtanın keyfini bozma kendi istediği gibi yağ ile kucaklaşsın. Sarısı dağılmadan kenara alıp tavada yiyeceksin, eline aldığın ekmek parçasını yumurtanın sarısına batırıp yumurtalı ekmeği tavanın yanındaki yağda gezdireceksin. Sonra mı afiyet olsun. Nefes almadan beni dinleyen bayan kalfa -Hocam söz akşam gidip deneyeceğim. Ama ilacınızın birisi elimizde yok yarın alabilir misiniz? Dedi. Bana da olur demek kaldı.-Hoşca kal derken ekledim. —Yumurtadan sonra bir bardakta lahana turşusu suyu ilaç gibi gelir, hele Alucra kelemin den olursa. Gerisini anlamadı ama olsun anlayanlar anladı bile         

         Ertesi gün gittiğimde kapıdan girince hem eczacı bayan ve kalfa tebessümle karşıladılar beni. Kalfa – Hocam dediğini yaptım nefis oldu, ablama da anlatır mısınız deyince – Artık ona sen anlatırsın benim konuyla ilgili anlatacaklarım var. Dinlerseniz? – Kalfa önce davranıp zevkle derken oturmam için koltuğa davet etti.-Hayatta hiçbiri şeyi ertelememek lazım. Yarın beklide geç kalınmış bir zamandır. Rahmetli kayınpederim bir tokadını gediğim öğretmenimdi. Ömrünün son yıllarını kendine musallat olan kolon kanseriyle mücadele ederek geçirdi. Bir gün mutfakta masa başında otururken beklide en çok sevdiği evladı olan eşime dönerek yumuşak bir sesle –Kızım bana şöyle tereyağlı bir yumurta yapsan da yesem. Sözleri ağzından titreyerek çıkıyordu. Eşim kayınvalidem birbirimize baka kaldık. Kayınvalidem- Haklısında tedavin bitince diye bildi. Derin bir sessizlik oldu. İstemeden ertelediği arzusu yerine gelmedi birkaç ay bile sürmedi yaşamı. Rahmetli hayatı boyunca bir şeyi hiç ertelemedi. Oda Maltepe sigarasını içmek. Yaşamının son anlarında ambülânsla Gazi Hastanesine götürürken yarı paket Maltepe sigarasını ve çakmağını yaka cebime sokuştururken- Bunlar sende kalsın hastanede lazım olur. Demişti. İyi ki de yapmak istediklerinin bir kısmını ertelememiş. Ertelenmiş bir yaşam elden kaçan bir kuştur asla geri gelmez. Ertelenemeyen tek şey Karşıyaka ya gidiştir. Yarın deme şansımız yok. Çünkü zorunlu gidiştir. Benden size tavsiye yapmak istediklerinizi ertelemeyin lütfen – Sayın bayan bırakın eczaneyi bu günlük kalfanıza eşiniz gelmeden evinize gidin güzel bir sofra hazırlayın. Yarın demeyin asla. Yokuş çıkarken dinlene bilirsiniz ama inerken bekleme durağı yok otuz beşinden sonra tepe taklak dibe doğru gidiyor insan. Ayağa kalktım – Kusuruma bakmayın başınızı ağrıttım. Diye sözlerimi tamamlarken cevaplarını bile beklemeden kapının önündeydim. Hava kararmıştı. —Bir gün daha kaybettin Mehmet Hoca. Dedim kendi kendime mırıldanarak

 8 Ocak 2009

ANKARA

 

PostHeaderIcon Su İle Çiçiğin Aşkı

SU İLE ÇİÇEĞİN AŞKI

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşırlar bir kırda. Tanırlar
birbirlerini,tanıdıkça severler.Çok mutludur çiçek,suya aşık olmuştur.
Hayatında ilk kez aşkı tatmaktadır. Renk renk açar,erafına güzek
kokular saçar,sırf suyun hoşuna gitsin diye....Su da çiçeğe aşık
olmuştur. Yine de biraz tedirgindir, çünkü ilk kez karşılaşıyordur bu
duyguyla. Günler geçer ve çiçek suyun kendisini sevip sevmediğini
düşünmeye başlar.Su fazla ilgilenmemektedir çiçekle. Oysa çiçek
ilgisizliğe alışkın değildir.Dayanamaz bir gün ve suya ''Seni
seviyorum'',der.Su da yanıt verir ona ''Ben de seni seviyorum''...Ama
yine ilgisizdir su.Çiçek sabırlıdır. Hep beklemektedir.Beklerken de
sürekli suya ''seni seviyorum'' demektedir.Su da hep aynı yanıtı
vermektedir;''Ben de seni seviyorum''...
Solmaya başlamıştır çiçek.Artık o neşeli renk renk açan,etrafa güzel
kokular saçan çiçek yoktur.Bir kez daha ''Seni seviyorum'' der çiçek
suya. Su aynı yanıtı verir; ''Ben de seni seviyorum''.


Yataklara düşer çiçek. Hastadır artık. Eğilmiştir boynu. Su çiçeğin
başında beklemektedir ama sevdiğine emin olduğu çiçeğin neden böyle
hastalandığını bilmemektedir. Yardım edememektedir.Çaresiz bu işleri
bilen birini çağırır su. Bilge kişi gelip muayene eder çiçeği.
Hüzünlüdür.Çünkü çiçek artık kurtulamayacak bir noktaya gelmiştir.
Suya dönüp ''Artık durumu ümitsiz'' der.Merak eder su,sevgilisi
çiçeğin nasıl bu hale düştüğünü.''Neden benim çiçeğimi böyle hasta
eden şey?'' diye sorar bilge kişiye. Bilge kişi suya bakar ve cevabını
verir; ''Çiçek hasta değil, sadece susuz kalmış.''


Su anlar ki sevgiliye sadece ''Seni seviyorum''Demek yetmez. Her aşk
bir çiçektir aslında. Her aşkın suya,besine ihtiyacı vardır. Biz de
öyle değil miyiz?Aşkımız bittiği zaman ''Neden bitti?''deyip kendimizi
yemez miyiz?Oysa yaptıklarımızdan değil, yapamadıklarımızdan bitmiştir
aşk..........
Alıntı

 

PostHeaderIcon Mehmet KÜTÜKÇÜ'den

                                         KISIKLI İSMAİL

       Şebinkarahisar’ı Giresun’a bağlayan yol Tamzara’yı geçince derin bir kanyona girer. Granit kayaların çevrelediği dik yamaçlar sanki aşağıdan bakınca birbirine gittikçe yanaşan devasa ve doyumsuz doğa harikasıdır.

    Derenin yaz aylarında azalan suyunun bile cilalanmış gibi parlayan taşlardan akışının uğultusunun, kanyonda ki yankısıyla ürperten ses

Yumağına dönüşür. Bir arabanın zor sığdığı peş peşe gelen tahta köprülerle derenin bir sağına bir soluna gecen, insan gücüyle yapılan kıvrımlı yol, geçişin imkânsız olduğu yerde elle oyulmuş bir arabanın zor sığacağı küçük bir tünelle tamamlamış, adı “delikli taş” olan bu el emeği eser tüm vadiye ad olmuştur. Geçmişe ve emeğe saygısı olmayanlarca yakın zamanda dinamitlenerek sanki geçmişten intikam alınmıştır.

    Delikli taşın güney yamacıyla toprak bir tepe arasında kalan sulak, meyvelik ve sık ağaçlarla kaplı gökyüzünün bile zor göründüğü yer işte Kısık; Kısıklı Recebin oğlu da haliyle Kısıklı İsmail. Tamzara parkında ki çamın dibinden veya kahvenin kuytu bir köşesinden hafiften söylenen bir uzun hava ya da yanık bir ezgi duyarsanız. İşte o sesin geldiği yere bakın! Bacak bacak üstüne atmış, kasketi dizinde, seyrekleşen ince saçlarını eliyle düzeltirken:

     Kızamık dalından gazel olur mu?

     Yârini sevmeyen güzel olur mu?

     O yar beni sevmiş ben de o yâri

    

   Dizeleri sıralanırken arada bir tik olan kesik öksürüğü, sanki dinleyenlere devamı gelecek der gibi bir hava yaratır. Orta yaş ile kemale erme arasında bocalayan yüreğine uyum sağlayamayan iri ve ağır gövdesi tezat oluşturmakta. Yılardır ağırlığını taşımaktan yorulan ayakları    -Artık bende iş kalmadı otur işte çamın gölgesinde önünde de buz gibi Yedi pınar suyu ekmek nasıl olsa fırın kurusu. Der gibi isyan etmektedir.

    1950 yıllar Tamzara ilkokulunun ele avuca sığmaz yaramazı ya da beklide adı çıkmış dokuza inmez sekize misali. Çarşı boğazında pineklerken arkadaşı Halil’in Nihat eliyle çağırıyor. Doğrulup kalkıyor birlikte Çukur bahçeye yöneliyorlar. Hayrat bahçedeki dutun dalını gösteriyor. Halil. O da ne! İple asılı bir köpek ölüsü. Kafasın da hemen bir hinlik geçiyor. Tepedeki ısız toprak damlı ev Japon Ahmet’in, köpeği dama çıkarırlarsa bacadan aşağıya atarlar. Maksat başkalarının korkutmak değil mi? Patika yolda ilerlerken ev sahibiyle karşılaşırlar. Telaşla yere attıkları köpeğin önüne oturup, ceketleriyle üzerini kapatırlar. Japon Ahmet uyanık adam onların hayra dolaşmadığını bilir ve evinin etrafından kovar. Çaresiz yeri döner maden suyunun tepeye çıkarlar. Köpekten kurtulmaları gerekmektedir. Başmuallim Hasan Beyin bahçesine geçer, iple köpeği ceviz ağacının dalına asarlar. Döner giderler. Ertesi gün Pazar ve okul tatil. Başmuallimin damadı Menteş Bey de İlkokulda öğretmen ve bahçeyi dolaşmaya gider. Çok şık giyimli oldukça uzun boylu Menteş Bey başına geçirdiği fötr şapkasıyla bahçede birkaç tur atar, gelir ceviz ağacının dibine oturur. Cebinden özenle çıkardığı yenice paketinden bir sigara çıkarır yakar. Keyfine diyecek yoktur. Hafif esen rüzgâr şiddetlenmeye başlar. Rüzgârda sallanan köpek ölüsünün bağlı olduğu ip dayanamaz kopar.

        Eyvah!  Köpek bütün ağırlığıyla Menteş Beyin tepesine düşer. Neye uğradığının şaşıran öğretmen kendisini bahçeden dışarı atmak ister. Ama nafile iğde dikenleriyle çevrili çite gelince kapaklanır ve düşer. Eli yüzü kan içinde kalan öğretmen kendine gelince kafasına düşenin sırrını çözer. Öğretmen için köpeği oraya kimin astığını bilmek çok kolay, tabii ki Kısıklı İsmail. Pazartesi günü okula korkarak giden İsmail uzaktan yara bere içinde Menteş Beyi görünce :   -- Tamam hapı yuttuk, İsmail şimdi ölümlerden ölüm beğen. Der. Kendi kendine. O da ne önünden geçerken yüzüne baktığı Menteş Bey o nu görmez, sevinir. Aniden geri dönen öğretmenle göz göze gelirler. Sonu malum kendisi köpek ölüsünden beter olur. Devamı da evde Kısıklı Recepten.

     Sulu sokakta kendilerine iş ararken, hızla bir sincabın ağaca tırmandığını görürler. Küpeli Ahmet’in Rasim küçük vücuduyla çok çevik ve İnatçı, sincabın peşinden hemen ağaca tırmanır. Sincabın gidebileceği en uç noktaya ulaşır. Zavallı hayvan kendini aşağı atmakta bulur, kurtuluşu. Hayır olamaz! Kısıklı İsmail dalın altında ellerini havaya açmış sincabı beklemekte can havliyle İsmail’in parmağına dişlerini geçiren hayvandan kurtulma sırası ondadır artık Ortaokul yılları gelir yeni uğraş bulmuştur ikili; horoz dövüşü. Koltuklarının altına aldıkları kocaman, ibikleri kesilip kendilerine yedirilmiş, horozlar kapı kapı dolaştırılıp müsabaka yaptırır olmuşlar. Ama herkes İllallah demiş ve bıkmışlar bu işten. Bir akşam aşağı mahallede dövüş yeri ararken Muharrem dayının hanımı Ayşe ablanın komşuya gittiğini görürler. Hemen kapıyı tıklatırlar. Kapıyı aralayan evin büyük oğlu Hüseyin karşında gördüklerinden hiç memnun olmaz. Ama çaresizdir, iki horozuyla kapıya dayanan dişli kişiler, elindeki gaz lambasını yer evine tutar, tüm ailenin yatakları yere serilmiş, adım atmaya bile yer yok. Kısıklı kafasına koymuş bir kere elindeki horozu birden yatakların üstüne fırlattı. Rasim’de peşinden. Kapışan horozlar yarım saat içinde kan içinde kalırlar evde kan olmadık ne yatak kalır, nede yatacak bir yer.

    Atmışlı yıllar, Yeşilçam tüm mehabetiyle sinema sektörüne film üretmekte kasabadaki Habib Aslanın sineması akşam ailelere, gündüzde üç gün öğrencilere film izletmektedir. Her yeni yetmenin gönlünde bir jön yatmakta ya kendisin ona benzetmekte ya da kendisinde ona benzeyecek kırıntılar aramaktadır. İdeal insan; bikini mayolu kızlarla havuz başlarında viski yudumlayan, kötü insanları bir vuruşta yere seren sert bakışlı, mert, fakirinin ve kimsesizin yanında olan Ayhan Işık’lar Cüneyt Arkınlar veya benzerleri. Kimse Ahmet Tarık Tekçe veya Kenan Pars olmak istemiyor. İsmail durur mu en hızlı Cüneyt Arkın benzeri beklide daha iyisi. Atını onun gibi delice süren, atın üstünden koşarken atlayan, tekrar hızla koşan ata binen, yerine göre Nuri Sesi güzel’den bile daha yanık türkü söyleyen tığ gibi bir delikanlıdır, artık Kısıklı İsmail.

   Kendi Yeşilçam’a gidemeyince kendine doğada bir stüdyo kurmuş mücadele azmini hiç kaybetmemiştir. Yerine göre dövene iyi gitmeyen atının dudağını ısırmış, kurdun ayının hışmından korunsun, diğer köpeklere rezil olmasın diye demir dikenli tasmalı köpeğinin uzun korunmasız kulaklarını Memişağılının ahır kapısına sıkıştırarak kesmiştir. Şehirde her Salı günü kale dibinde kurulan mal pazarının değişmez müdavimi olmuş nerdeyse onsuz mal pazarı boş gibi kalırdı. Artık,

   At alır aynı gün satar bakarsın tekrar alır, ölçüsü o anki hissiyatıdır. Yanına yaklaşan bir köylü –İsmail ağabey bir katırım var, paraya da ihtiyacım var yüz lira verirsen sana satarım. Der. Tamam, işlem bitmiş katırı pazarın köşesine bağlamışken Şamlı oğlu Uzun Hasan kocaman vücuduyla elinde kamçısıyla belirdi. Selam verip katıra doğru yöneldi.

  — Kimin bu katır. Diye seslendi. Çömeldiği yerden doğrulan İsmail – Benim hasan ağabey, istesen sana satarım. Dedi. Uzun Hasan hemen elini uzattı, gök gürültüsüne benzer bir sesle –İste. Dedi. İsmail alçak Sesle –beş yüz ağabey. Der demez elini cüzdanına atan Uzun Hasan beş yüz kaymayı İsmail! İn eline saydı. Helalleştiler, katırı alıp Nalbant İsmail’in hanına gittiler. Karınları da acıkmıştı, doğru Aşçı Nuri’nin Lokantasına gidip karınlarını tıka basa doyurdular. İsmail para kazandığı için Uzun Hasanda ucuza katır aldığı için çok keyifliler. Doğrudan hana gittiler. Nalbantta katırın nallarını yeniletirken, şapkasını kafasının yanına yatırmış külhanbeyi gibi konuşan biri yaklaştı. Hal hatır sormadan –Katır kimin hemen beş bin veririm. Dedi.  Adamın yüzüne bile bakmadan Uzun Hasan ---Katır saltık değil. Diye gürledi. Aradan beş gün geçmemişti ki atıyla hışımla Tamzara’ya gelen Uzun Hasan hayvanı ağaca bağlayıp, kahveye girdi. Kimseye selam vermeden kimsenin olmadığı dip masalardan birine oturdu. Havadan hiç hoşnut olmayan Kısıklı İsmail ortamı şöyle bir yokladıktan sonra, ğitti Uzun Hasanın masasına oturdu. ----Hasan ağabey hayırdır, bir şey mi oldu. Der demez.

        Uzun Hasan tüm hiddetiyle İsmail’e döndü, sağ elini tuttu. Olanca gücüyle kükredi.---  Pazarlığı bu elinle mi yaptın? Demesiyle İsmail’in eline bir tükürük attı. ---Beş bin kaymaya satmadığım katır ahırda öldü, senin uğursuz elin kahrolsun. Diyerek Hızla kahveden uzaklaştı.

      Günler günleri yıllar yıları kovaladı. Tamzara’da her gecen yıl insan manzaraları değişmekteyken Kısıklı İsmail artık yeni macera üreten değil ürettikleriyle yaşayan anılarını bilenlerle paylaşan biri olarak kâh dınğıllı da kâh mazin mahallesinde yanık türkülerine devam etmektedir.

      Geçmişten geleceğe bilenden bilmeyene unutulmasın diye mazi sizlere bir nebzede yaşatabilmişsem güzel yöremin güzel insanlarının anılarını ve sizlerde okumuşsanız eğer inanın benim için dünyalara değer. 

                                                                                                            24. Ekim 2009 Ankara

                                                                                                                Mehmet KÜTÜKÇÜ

 

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 5 - 8

iletişim
TAMZARALI DEFTERİ
TASARIM

H.Basri SARIYERLİ

SİTE YÖNETİCİSİ

Süleyman AVŞAR