ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ
Mehmet KÜTÜKÇÜ'den KÜPELİ AHMET
KÜPELİ AHMET
Elmacık kemiklerinin çıkıklığını, çökük avurtlarının daha da belirginleştirdiği, yüzünde yaşlılık çizgilerinden eser olamayan; burnunun önünde kısa kesilmiş bıyığıyla hep diri, orta boyun üstünde kemikli yapısı, kaya gibi sağlam adaleli, sert görünümün altında gizlenen muzip bakışlarıyla, dedem küpeli Ahmet.
Sol kulağının kulak memesine yakın kısmında uzayan siliğimsi üç et uzantısı, doğuştan gelen küpeleri: ona ismini veren; yalnız ona mı? Hayır, babama ve tüm aileye lakap olmuş <küpeli> ya da genel deyişle <küpeliler>. Küpelerinin birinin diğerlerinden kısa oluşunu merak etmiştim. Sorduğumda çocukken arkadaşlarının şakasına dayanamayıp, jiletle birin kestiğini kanı durduramayınca artık onlarla yaşamayı öğrendiğini uzun uzun anlatmıştı.
Yetişkin meyve ağaçlarıyla kaplı bahçe içinde toprak damlı evde kütükçü Musa’nın dört oğlunun üçüncüsüydü. Diğerlerine göre daha haşarı ele avuca sığmayanı. En büyük kardeş Osman dayısına yardım için köye gönderilince hemen lakap bulunmuş.<köylü Osman > ; ikinci oğul daha sevgili olmuş ve adı da Mehmet İlyas olan dede adından olmalı ki! Mehmet ama <Ellez Mehmet> babası Mehmet’i kasabada demirci yanına çırak vermiş iş sahibi olsun diye. Bir gün yanına gitmiş, oğlunun. Demirci dükkânında körüğün arkasında eli yüzü islenmiş yalnız gözleri parlayan, baba yadigârını görünce dayanamamış almış eve götürmüş. Küpeli Ahmet evin hayvanlarını meraya götürüp getiren, kendi pabucunu sudan çıkaran bir afacan. Kardeşi de gelince keyfine diyecek yok. Bir gün komşunun ağacına çıkmış olgunlaşmaya başlayan kirazları cebine toplamaktayken evin küçük kızı gelmiş, aşağıdan annesine seslenip – Küpeli ağacımızda. Diye bağırırken; kaçmasın diye de ağacın altından uzaklaşmıyor. Küpeli Ahmet de çözüm çok. Ağaçtan aşağıya komşu kızın üstüne başlıyor işemeye kız feryatla kaçarken o da sıvışıp iniyor ağaçtan. Küçük kardeşleri Salim’de hiç peşlerini bırakmıyor Ellez Mehmet ile Küpeli Ahmet’in. Daha sonraları kıl kilim heybe dokuyup mazman Salim adını alan evin en küçüğü, baba evini hiç terk etmiyor. Hediye ninenin en sevgili oğlu oluyor. O da bu sevgiyi boşa çıkarmıyor. Anasının zamanla gözleri görmeyip bakıma muhtaç olunca, yanından ayırmıyor yatağını Ölünceye kadar Hediye nine evin tek otoritesi olarak kalıyor.
Üç yeni yetme delikanlı bağ bahçe işleri ve hayvanların bakımı benzeri işlerde babalarına yardım ederken; Tamzaralı Memiş Mehmet misafir oluyor, Kütükçü Musa’nın evine. Konuğuna hürmeten oğullarına sofra kurdurtan, duttan yapılan boğma rakıyı sofraya getirten, Musa, olgun ve sabırlı; ancak memiş gençlinde verdiği cehaletle ileri geri konuşup kendinden birkaç yaş küçük evin oğlanlarına babalarının yanında ukalaca davranışlar sergiliyor. Ama Küpeli Ahmet bunu hazmetmiyor. Ellez Mehmet’i de kandırarak Memişin gideceği yol üzerine Hışır köprünün başında pusu kuruyor. Sarhoş kafayla neye uğradığını şaşıran Anne dedem olan memiş Tamzaraya zor gidiyor. Yıllar sonra Küpeli Ahmet annemi babama istemeye gidiyor. Memiş Mehmet- Küpeli ben kızımı senin oğluna vermezdim ama oğlun çok efendi bir ikincisi bende o dayağı hak etmiştim. Diyor.
Delikanlılık bu, zamanla gönlünü bağ komşuları Adliye kâtibi Ali efendinin yeğeni Memmune’ ye kaptırıyor. Ama bunu kimseye söyleyemiyor. Babası ve annesi köyden bir kız almak istiyorlar. İtiraz edemeyen Küpeli ister istemez kabul ediyor evleniyor. Ama gönlü hale komşu kızında çıkış yolu bulamayınca evi terk ediyor. Katırcı kervanına karışarak günlerce yol alıp Giresun’a oradan gemiyle Samsuna ulaşıyor. Gel seni hanımından ayırıp komşu kızıyla evlendireceğiz haberi gelinceye kadar da gelmiyor. Yıllar sonra -Dede Samsun’da ne yaptın? Diye sorduğumda her işi yaptığını ama en iyisin sinemalarda çekirdek satmak olduğunu geri gelmese beklide çok zengin olacağını anlatırdı. Geri dönünce komşu kızıyla evlenir. Tamzara’ya, dokumacılığın merkezine damat olup enişte Mehmet adını alan Ellez Mehmet’in peşinden o da Tamzara’ya göç eder.
Toprak damlı genişçe bir yer evi, yanına bitiştirilen çatı atına küçük bir oda düşürülmüş, çatısı hartama ile kaplı mütevazı ev, hayvanların barınağı ahır hepsi bir bahçenin içinde,. Çatılı bölüm dokuma odasıydı. Yan yana iki el tezgâhın, kapı kenarındakinde Küpeli dedem siyah ve beyaz iplerle desen verilen Kelkit yöresinde kadınların başlarına örttüğü çarşafı dokurken yanındaki tezgâhta evin gelini, yenge olmasına rağmen abla diye hitap edilen annem Sebahat renkli peşkir ya da sofra altı dokurdu. Pazartesi akşamüzeri bir telaş başlardı. Gün kararmadan dokunan parçalar dedemin ütü görevi yapan elleriyle katlanır. İyice düzeltildikten sonra dokumanın sahibi komşumuz Tahalık Niyazi efendiye teslim edilirdi. Salı günü kasabanın pazarında hesap görülür. Ele geçen para ile ev ihtiyaçları karşılanırdı.
Dedemin dokurken hiç konuştuğunu duymadım. Beklide tezgâhın sesi, odanın içini dolduran büyük küçük bir sürü kalabalık insanın sesi arasında konuşulsa da duyulamayacağı için konuşmuyordu. Odanın ortasında üzerine eski bir yorgan örtülmüş masamsı iğreti ahşabın üzerine oturtulduğu tandır. Babaannem Memmune hatunun Allah ne verdiyse mevsimine göre yazın sebzemsi kışın kuru gıdadan pişirdiği yemeği, tandır masasının ortasına konan bakır siniye tek kap içinde konup, Isıtılıp ıslatılmış fırın ekmeğinin sinini kenarına koyması ile dışarı çıkması bir olurdu. Tavukları bili bili diye çağırmasına benzettiğim, bahçede ya da okul bahçesin de oyuna dalan hane halkını isim isim olanca gücüyle çağırır. Karavana zamanını duyururdu. Küpeli Ahmet tüm ağırlığı ve aile reisi olmanın verdiği vakarla tezgâhından çıkar sessizce tandır masasına yönelir. Bağdaş kurup besmelesini çekip ağaç kaşığını eline alırdı. O zamana kadar herkes kendine bir yer bulup yaşına göre kimi bağdaş kurar, kimide boyu yetişsin diye dizlerinin üzerine dikilirdi. Kabın altına bakır sini üzerinde kaymasın diye altlık konmamışsa dedem hiç sorun etmez başından çıkardığı şapkasını ters çevirip kabın altına koyup yemeği kaşıklamaya başlardı. Yavaş olan, kendini naza çeken varsa aç kaldı demekti. Kim atik davranırsa daha çok yemek yerdi. Yemek bitince yetişkin erkekler için evden kaçış ya da günün yorgunluğunu çıkarma yeri mahalle kahvesiydi. Memiş pınarına suya götürülen hayvanlar da gelmiş önlerine sepetle gazel ve saman karışımı yemleri de konunca erkekler için günlük işler bitmiş demekti. Sırtına ceketini alıp, başına geçirdiği şapkasını düzeltirken, lastik ayakkabının ökçesine basarak kendini kanatlı kapının önüne atardı. Tüm yorgunluğundan kurtulmuş gibi hızla taslı pınarı dönüp kahvehaneye giderken okul bahçesinde çocuklar neşe kaynağı Küpeli dedeyi beklerlerdi. Her attığı adıma uygun osurması çocukları kahkahaya boğardı. İbrahim amcanın peşinden duyulan – Ahbap bekle. Seslenmesiyle yola devam edilir. Birlikte gittikleri Çekiç Mehmet’in kahvede sobaya yakın kendilerine uygun bir masaya yaklaşıp tahta sandalyelere oturunca, kahveci için keyif, müşteri için zor çayı herkesin önüne sürülürdü. Yanlarındaki küçük şekerlikten aldıkları şeker parçasıyla çaylarını yudumlarken muhabbet koyulaşır. Radyodan ajansı dinleyen şapkacı Ahmet’in homurdanmasına aldırış etmeden kahvecinin getirdiği oyun kâğıdıyla bastıra oynaya başlarlar. İkilinin oyunu izlemek için başlarına toplananlar bile farkına varmadan sayıları çabucak sayıp kâğıtları toplayan Küpeli –Ahbap düş peşime. Derken topladığı kâğıt demetiyle masayı karşıdakinin önüne doğru siler gibi yapıp, plastik tabelaya tebeşirle çizikler atardı.
Cemreler düşüp havalar ısınmaya başlayınca işler çoğalır. Üst üste sıralanan kütük kovanların etrafı temizlenirdi.. Yavaş yavaş ağaçların altı kazılır. Kimin bahçesinde sökülüp yeri değiştirilecek ağaç varsa Küpeli Ahmet’e başvurulur. Hepsini üşenmeden yapan, budanacak selvi kavaklarının en uçuna teyin çevikliğiyle tırmanan küpeli kavak ağacının yere doğru eğilen gövdesine yapışıp elindeki girebi ile dalları budayarak aşağıya korkusuzca inerdi. En zor işlerin adamıydı. Çıkılamayacak asırlık ceviz ağaçlarına tırmanır, elindeki uzun sırık(masta)la cevizleri düşürür. En elverişsiz üzüm çardaklarına, elma armut ağaçlarına küpeli çıkardı. Topladığı meyveleri sepetlerle sahiplerine uzatır karşılında bir minnet sözcüğü bile yeterli olurdu.
Tamzara ırmağının başındaki Selim beyin bahçesinden başlayıp, memişbağına kadar hemen tüm bahçelerin bakımı sebze ekimi toplanması, sulanması karı koca küpelilerin işleriydi sanki. Okullar tatil olmasıyla birlikte, küpeli Ahmet’in üç kızının en büyüğü olan, Çanikli Seher halamın oğlu Hasan daha kardan kapalı Eğribelgeciti açılmadan Tamzaraya gelirdi. Geldiği dün bizim için bayram olurdu. Halamın Giresun’dan gönderdiği susamsız simit ve somun ekmek kapış kapış edilirdi.
Akşama kadar Hasan’la tarlada harmanda dedemlere yardım eder, çoğu zamanda ırmağın suyuna kenarlardan ördek gibi girer çıkardık. Bir gün harmandan küpeli dedemin komşu atına yüklediği saman çuvallarıyla atı yol yerine kestirmeden götürmeye kalktığımızda emanet atı bayırdan yuvarlamamız unutamam, Küpeli dedemin atı kurtarmak için çabası diğer yandan en kötü sözü olan - Def olun gidin, domuz oğlu domuzlar. Diye bağırmasına Hasanın dedeme dikleşip- Babanın oğluna mı bağırıyorsun? Sözüne başını sallamaktan öte cevap vermeyen, yaşantısı boyunca hiçbir şeyden şikâyetçi olmayan, karnı açıksa bile sabırla beklemesini bilen, ömrünün son günlerini geçirdiği Çapa hastanesine gidinceye kadar aspirin bile kullandığını bilmediğim, hata ölünceye kadar ana dişini kullanan nadir insanlardan biriydi. Küpeli Ahmet aile halkı uyurken sessizce kalkar sabahın teninde, kuşluğa kadar orakla ekin biçer, daha sonra herkes hazır olunca gelir kahvaltıya otururdu.
Elindeki jileti su dolu bardağın kenarlarına sürterken görmüştüm nedenini sorduğumda körelen jileti keskinlediğini söylemişti. En büyük evladı babamdan sonra iki kızı daha sonra bir oğlu bir kızı daha olmuştu. Nüfus kayıtlarında daha bir sürü isme rastlansa da babaannem Rasim amcamdan önce doğup ölen Nurten kızını hep hatırlardı. Öyle ki ben doğduktan sonra olan benden küçük halama da bu nedenle rahmetlinin adı konmuş, büyük kızı Seher’i uzak diyarlara veren hasret çeken küpeli ikinci kızı Türkan’ı ağabeyi köylü Osman’ın oğluna yani yeğenine vererek sanki rövanşını almıştı.
Taş gibi görünümünün altında yumuşak bir yürek taşırdı. Çok kızdırdığım bir gün bana vurmak için kaldırdığı elini yüzümün hizasından aşağıya indirirken – Benim boyumdasın utanmıyor mu sun, ben sana nasıl vura bilirim? Demişti. Hiç tokadını yemeden büyüdüm. En son Çapa hastanesinde kocaman koğuşta yatarken görmüştüm. Çok hastalanınca İstanbul’a getirmişlerdi. Hasta yatağında bile neşeliydi. Arkadaşlarıyla şakalaşıp ellerine geçirdikleri kâğıtlarla oyun oynuyorlardı.. Ben de Lüleburgaz’da öğretmen olmam nedeniyle arada uğrar hatırını sorardım. Birinde benden peynir şekeri istemişti. Belki de ilk ve son isteğiydi. Koca Mustafa paşaya doğru gidip almış gelmiştim. Soğuk bir kış günü tekrar ziyaretine geldiğimde hasta bakıcı - deden taburcu olup Levent deki akrabalarına gitti. Deyince sevinmiştim. Akrabalara gidince babaannemin ağlamasıyla karşılaştım. Gerçek ortaya çıkmış Küpeli Ahmet rahmetli olmuş ve hastane morgundaydı. Yıkanıp kefenlenen naşı otobüsün altında memlekete gönderildi. Babaannemi susturmak mümkün mü? Nasıl sussun hayat arkadaşı yoldaşı çocuklarının babası yoktu, öksüzdü artık. Anlamlı anlamlı öksüren cebinde taşıdığı bir elmayı, cevizi bile paylaşan herifi yoktu artık. Babaannemi susturma işi babama kalmıştı. Otobüsün içinde ağlayan anasının kulağına eğilip eğer ağlamaya devam edersen cenazeyi aşağı indirirler lafı tüm feryadını, ağlamasını kesmeye yetmişti.
On yıl geçmeden Memmune hatunda Küpelisine kavuştu. Tamzara mezarlığında hep bir öbek oldular kardeş, gelin, torun, yeğen. Memlekete gittiğimde en sevdiğim şey bir zamanların gençlerini, delikanlılarının şimdiki mekânlarını ziyaret edip üşümesinler diye elimle yorganları gibi gördüğüm mezar topraklarını düzeltmek, okşuyormuşçasına sevmektir. Ruhları şad olsun.
Şubat 2009 ANKARA
|



