PostHeaderIcon ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ

PostHeaderIcon Mehmet KÜTÜKÇÜ'den KÜPELİ AHMET

KÜPELİ AHMET

      Elmacık kemiklerinin çıkıklığını, çökük avurtlarının daha da belirginleştirdiği, yüzünde yaşlılık çizgilerinden eser olamayan; burnunun önünde kısa kesilmiş bıyığıyla hep diri, orta boyun üstünde kemikli yapısı, kaya gibi sağlam adaleli, sert görünümün altında gizlenen muzip bakışlarıyla, dedem küpeli Ahmet.

    Sol kulağının kulak memesine yakın kısmında uzayan siliğimsi üç et uzantısı, doğuştan gelen küpeleri: ona ismini veren; yalnız ona mı? Hayır, babama ve tüm aileye lakap olmuş <küpeli> ya da genel deyişle <küpeliler>. Küpelerinin birinin diğerlerinden kısa oluşunu merak etmiştim. Sorduğumda çocukken arkadaşlarının şakasına dayanamayıp, jiletle birin kestiğini kanı durduramayınca artık onlarla yaşamayı öğrendiğini uzun uzun anlatmıştı.

    Yetişkin meyve ağaçlarıyla kaplı bahçe içinde toprak damlı evde kütükçü Musa’nın dört oğlunun üçüncüsüydü. Diğerlerine göre daha haşarı ele avuca sığmayanı. En büyük kardeş Osman dayısına yardım için köye gönderilince hemen lakap bulunmuş.<köylü Osman > ; ikinci oğul daha sevgili olmuş ve adı da Mehmet İlyas olan dede adından olmalı ki! Mehmet ama <Ellez Mehmet> babası Mehmet’i kasabada demirci yanına çırak vermiş iş sahibi olsun diye. Bir gün yanına gitmiş, oğlunun. Demirci dükkânında körüğün arkasında eli yüzü islenmiş yalnız gözleri parlayan, baba yadigârını görünce dayanamamış almış eve götürmüş. Küpeli Ahmet evin hayvanlarını meraya götürüp getiren, kendi pabucunu sudan çıkaran bir afacan. Kardeşi de gelince keyfine diyecek yok. Bir gün komşunun ağacına çıkmış olgunlaşmaya başlayan kirazları cebine toplamaktayken evin küçük kızı gelmiş, aşağıdan annesine seslenip – Küpeli ağacımızda. Diye bağırırken; kaçmasın diye de ağacın altından uzaklaşmıyor. Küpeli Ahmet de çözüm çok. Ağaçtan aşağıya komşu kızın üstüne başlıyor işemeye kız feryatla kaçarken o da sıvışıp iniyor ağaçtan. Küçük kardeşleri Salim’de hiç peşlerini bırakmıyor Ellez Mehmet ile Küpeli Ahmet’in. Daha sonraları kıl kilim heybe dokuyup mazman Salim adını alan evin en küçüğü, baba evini hiç terk etmiyor. Hediye ninenin en sevgili oğlu oluyor. O da bu sevgiyi boşa çıkarmıyor. Anasının zamanla gözleri görmeyip bakıma muhtaç olunca, yanından ayırmıyor yatağını Ölünceye kadar Hediye nine evin tek otoritesi olarak kalıyor.    

      Üç yeni yetme delikanlı bağ bahçe işleri ve hayvanların bakımı benzeri işlerde babalarına yardım ederken; Tamzaralı Memiş Mehmet misafir oluyor, Kütükçü Musa’nın evine. Konuğuna hürmeten oğullarına sofra kurdurtan, duttan yapılan boğma rakıyı sofraya getirten, Musa, olgun ve sabırlı; ancak memiş gençlinde verdiği cehaletle ileri geri konuşup kendinden birkaç yaş küçük evin oğlanlarına babalarının yanında ukalaca davranışlar sergiliyor. Ama Küpeli Ahmet bunu hazmetmiyor. Ellez Mehmet’i de kandırarak Memişin gideceği yol üzerine Hışır köprünün başında pusu kuruyor. Sarhoş kafayla neye uğradığını şaşıran Anne dedem olan memiş Tamzaraya zor gidiyor. Yıllar sonra Küpeli Ahmet annemi babama istemeye gidiyor. Memiş Mehmet- Küpeli ben kızımı senin oğluna vermezdim ama oğlun çok efendi bir ikincisi bende o dayağı hak etmiştim. Diyor. 

     Delikanlılık bu, zamanla gönlünü bağ komşuları Adliye kâtibi Ali efendinin yeğeni Memmune’ ye kaptırıyor. Ama bunu kimseye söyleyemiyor. Babası ve annesi köyden bir kız almak istiyorlar. İtiraz edemeyen Küpeli ister istemez kabul ediyor evleniyor. Ama gönlü hale komşu kızında çıkış yolu bulamayınca evi terk ediyor. Katırcı kervanına karışarak günlerce yol alıp Giresun’a oradan gemiyle Samsuna ulaşıyor. Gel seni hanımından ayırıp komşu kızıyla evlendireceğiz haberi gelinceye kadar da gelmiyor. Yıllar sonra -Dede Samsun’da ne yaptın? Diye sorduğumda her işi yaptığını ama en iyisin sinemalarda çekirdek satmak olduğunu geri gelmese beklide çok zengin olacağını anlatırdı. Geri dönünce komşu kızıyla evlenir. Tamzara’ya, dokumacılığın merkezine damat olup enişte Mehmet adını alan Ellez Mehmet’in peşinden o da Tamzara’ya göç eder.

     Toprak damlı genişçe bir yer evi, yanına bitiştirilen çatı atına küçük bir oda düşürülmüş, çatısı hartama ile kaplı mütevazı  ev, hayvanların barınağı ahır hepsi bir bahçenin içinde,. Çatılı bölüm dokuma odasıydı. Yan yana iki el tezgâhın, kapı kenarındakinde Küpeli dedem siyah ve beyaz iplerle desen verilen Kelkit yöresinde kadınların başlarına örttüğü çarşafı dokurken yanındaki tezgâhta evin gelini, yenge olmasına rağmen abla diye hitap edilen annem Sebahat renkli peşkir ya da sofra altı dokurdu. Pazartesi akşamüzeri bir telaş başlardı. Gün kararmadan dokunan parçalar dedemin ütü görevi yapan elleriyle katlanır. İyice düzeltildikten sonra dokumanın sahibi komşumuz Tahalık Niyazi efendiye teslim edilirdi. Salı günü kasabanın pazarında hesap görülür. Ele geçen para ile ev ihtiyaçları karşılanırdı.

    Dedemin dokurken hiç konuştuğunu duymadım. Beklide tezgâhın sesi,  odanın içini dolduran büyük küçük bir sürü kalabalık insanın sesi arasında konuşulsa da duyulamayacağı için konuşmuyordu.  Odanın ortasında üzerine eski bir yorgan örtülmüş masamsı iğreti ahşabın üzerine oturtulduğu tandır. Babaannem Memmune hatunun Allah ne verdiyse mevsimine göre yazın sebzemsi kışın kuru gıdadan pişirdiği yemeği, tandır masasının ortasına konan bakır siniye tek kap içinde konup, Isıtılıp ıslatılmış fırın ekmeğinin sinini kenarına koyması ile dışarı çıkması bir olurdu. Tavukları bili bili diye çağırmasına benzettiğim, bahçede ya da okul bahçesin de oyuna dalan hane halkını isim isim olanca gücüyle çağırır. Karavana zamanını duyururdu.  Küpeli Ahmet tüm ağırlığı ve aile reisi olmanın verdiği vakarla tezgâhından çıkar sessizce tandır masasına yönelir. Bağdaş kurup besmelesini çekip ağaç kaşığını eline alırdı. O zamana kadar herkes kendine bir yer bulup yaşına göre kimi bağdaş kurar, kimide boyu yetişsin diye dizlerinin üzerine dikilirdi. Kabın altına bakır sini üzerinde kaymasın diye altlık konmamışsa dedem hiç sorun etmez başından çıkardığı şapkasını ters çevirip kabın altına koyup yemeği kaşıklamaya başlardı. Yavaş olan, kendini naza çeken varsa aç kaldı demekti. Kim atik davranırsa daha çok yemek yerdi. Yemek bitince yetişkin erkekler için evden kaçış ya da günün yorgunluğunu çıkarma yeri mahalle kahvesiydi. Memiş pınarına suya götürülen hayvanlar da gelmiş önlerine sepetle gazel ve saman karışımı yemleri de konunca erkekler için günlük işler bitmiş demekti. Sırtına ceketini alıp, başına geçirdiği şapkasını düzeltirken, lastik ayakkabının ökçesine basarak kendini kanatlı kapının önüne atardı. Tüm yorgunluğundan kurtulmuş gibi hızla taslı pınarı dönüp kahvehaneye giderken okul bahçesinde çocuklar neşe kaynağı Küpeli dedeyi beklerlerdi. Her attığı adıma uygun osurması çocukları kahkahaya boğardı. İbrahim amcanın peşinden duyulan – Ahbap bekle. Seslenmesiyle  yola devam edilir. Birlikte gittikleri Çekiç Mehmet’in kahvede sobaya yakın kendilerine uygun bir masaya yaklaşıp tahta sandalyelere oturunca, kahveci için keyif, müşteri için zor çayı herkesin önüne sürülürdü. Yanlarındaki küçük şekerlikten aldıkları şeker parçasıyla çaylarını yudumlarken muhabbet koyulaşır. Radyodan ajansı dinleyen şapkacı Ahmet’in homurdanmasına aldırış etmeden kahvecinin getirdiği oyun kâğıdıyla bastıra oynaya başlarlar. İkilinin oyunu izlemek için başlarına toplananlar bile farkına varmadan sayıları çabucak sayıp kâğıtları toplayan Küpeli –Ahbap düş peşime. Derken topladığı kâğıt demetiyle masayı karşıdakinin önüne doğru siler gibi yapıp, plastik tabelaya tebeşirle çizikler atardı.

      Cemreler düşüp havalar ısınmaya başlayınca işler çoğalır. Üst üste sıralanan kütük kovanların etrafı temizlenirdi.. Yavaş yavaş ağaçların altı kazılır. Kimin bahçesinde sökülüp yeri değiştirilecek ağaç varsa Küpeli Ahmet’e başvurulur. Hepsini üşenmeden yapan, budanacak selvi kavaklarının en uçuna teyin çevikliğiyle tırmanan küpeli kavak ağacının yere doğru eğilen gövdesine yapışıp elindeki girebi ile dalları budayarak aşağıya korkusuzca inerdi. En zor işlerin adamıydı. Çıkılamayacak asırlık ceviz ağaçlarına tırmanır, elindeki uzun sırık(masta)la cevizleri düşürür. En elverişsiz üzüm çardaklarına, elma armut ağaçlarına küpeli çıkardı. Topladığı meyveleri sepetlerle sahiplerine uzatır karşılında bir minnet sözcüğü bile yeterli olurdu.

      Tamzara ırmağının başındaki Selim beyin bahçesinden başlayıp, memişbağına kadar hemen tüm bahçelerin bakımı sebze ekimi toplanması, sulanması karı koca küpelilerin işleriydi sanki. Okullar tatil olmasıyla birlikte, küpeli Ahmet’in üç kızının en büyüğü olan, Çanikli Seher halamın oğlu Hasan daha kardan kapalı Eğribelgeciti açılmadan Tamzaraya gelirdi. Geldiği dün bizim için bayram olurdu. Halamın Giresun’dan gönderdiği susamsız simit ve somun ekmek kapış kapış edilirdi.

      Akşama kadar Hasan’la tarlada harmanda dedemlere yardım eder, çoğu zamanda ırmağın suyuna kenarlardan ördek gibi girer çıkardık. Bir gün harmandan küpeli dedemin komşu atına yüklediği saman çuvallarıyla atı yol yerine kestirmeden götürmeye kalktığımızda emanet atı bayırdan yuvarlamamız unutamam, Küpeli dedemin atı kurtarmak için çabası diğer yandan en kötü sözü olan -  Def olun gidin, domuz oğlu domuzlar. Diye bağırmasına Hasanın dedeme dikleşip- Babanın oğluna mı bağırıyorsun? Sözüne başını sallamaktan öte cevap vermeyen, yaşantısı boyunca hiçbir şeyden şikâyetçi olmayan, karnı açıksa bile sabırla beklemesini bilen, ömrünün son günlerini geçirdiği Çapa hastanesine gidinceye kadar aspirin bile kullandığını bilmediğim, hata ölünceye kadar ana dişini kullanan nadir insanlardan biriydi.  Küpeli Ahmet aile halkı uyurken sessizce kalkar sabahın teninde, kuşluğa kadar orakla ekin biçer, daha sonra herkes hazır olunca gelir kahvaltıya otururdu.

      Elindeki jileti su dolu bardağın kenarlarına sürterken görmüştüm nedenini sorduğumda körelen jileti keskinlediğini söylemişti. En büyük evladı babamdan sonra iki kızı daha sonra bir oğlu bir kızı daha olmuştu. Nüfus kayıtlarında daha bir sürü isme rastlansa da babaannem Rasim amcamdan önce doğup ölen Nurten kızını hep hatırlardı. Öyle ki ben doğduktan sonra olan benden küçük halama da bu nedenle rahmetlinin adı konmuş, büyük kızı Seher’i uzak diyarlara veren hasret çeken küpeli ikinci kızı Türkan’ı ağabeyi köylü Osman’ın oğluna yani yeğenine vererek sanki rövanşını almıştı.

     Taş gibi görünümünün altında yumuşak bir yürek taşırdı. Çok kızdırdığım bir gün bana vurmak için kaldırdığı elini yüzümün hizasından aşağıya indirirken – Benim boyumdasın utanmıyor mu sun, ben sana nasıl vura bilirim? Demişti. Hiç tokadını yemeden büyüdüm. En son Çapa hastanesinde kocaman koğuşta yatarken görmüştüm. Çok hastalanınca İstanbul’a getirmişlerdi. Hasta yatağında bile neşeliydi. Arkadaşlarıyla şakalaşıp ellerine geçirdikleri kâğıtlarla oyun oynuyorlardı.. Ben de Lüleburgaz’da öğretmen olmam nedeniyle arada uğrar hatırını sorardım. Birinde benden peynir şekeri istemişti. Belki de ilk ve son isteğiydi. Koca Mustafa paşaya doğru gidip almış gelmiştim. Soğuk bir kış günü tekrar ziyaretine geldiğimde hasta bakıcı - deden taburcu olup Levent deki akrabalarına gitti. Deyince sevinmiştim. Akrabalara gidince babaannemin ağlamasıyla karşılaştım. Gerçek ortaya çıkmış Küpeli Ahmet rahmetli olmuş ve hastane morgundaydı. Yıkanıp kefenlenen naşı otobüsün altında memlekete gönderildi. Babaannemi susturmak mümkün mü? Nasıl sussun hayat arkadaşı yoldaşı çocuklarının babası yoktu, öksüzdü artık. Anlamlı anlamlı öksüren cebinde taşıdığı bir elmayı, cevizi bile paylaşan herifi yoktu artık. Babaannemi susturma işi babama kalmıştı. Otobüsün içinde ağlayan anasının kulağına eğilip eğer ağlamaya devam edersen cenazeyi aşağı indirirler lafı tüm feryadını, ağlamasını kesmeye yetmişti.

       On yıl geçmeden Memmune hatunda Küpelisine kavuştu. Tamzara mezarlığında hep bir öbek oldular kardeş, gelin, torun, yeğen. Memlekete gittiğimde en sevdiğim şey bir zamanların gençlerini, delikanlılarının şimdiki mekânlarını ziyaret edip üşümesinler diye elimle yorganları gibi gördüğüm mezar topraklarını düzeltmek, okşuyormuşçasına sevmektir. Ruhları şad olsun.

         Şubat 2009 ANKARA

 

PostHeaderIcon Mehmet KÜTÜKCÜ (Sarıçiçek)

SARIÇİÇEK 

       Doğu Karadeniz dağlarının güney batı yamaçları; uçsuz bucaksız kekik kokulu yaylalar. Sağından solundan Etir, Duman, Veli Şıh ve kayabaşı yayalarıyla çevrili yedi gözelerin sularıyla can bulan sarıçiçek yaylası; Tamzaralıların canı gibi koruduğu öz malları, Kara

çöğenlilere karşı kazma kürek sınır mücadelesi verdikleri ata toprağı.

        Ahmet pınarından sola dönünce Kâhyaların kavaklıktan tırmanan patika yol sizleri dağ kavağı yaprakların bitmeyen hışırtıları içinde keçibeyirdene ulaştırır.  Adına, tadına türküler yakılmış, çam oluklu pınar. Hayat kaynağı. Soğukluğuna keçinin bile dayamayıp böğürdüğü, Keçi beyirdeni andırır buzu /Yanından ayırma pişmiş bir kuzu. Dizeleriyle süslenen, taşların arasından akıp gelen suyuyla, yaylacıların mola yeri idi keçibeğirten!

       Bektaş ustanın atı dik yokuşta çıkarken semerinde oturan sahibinin ağırlığından mı? Yoksa yayla komşularının angarya siparişlerinin konduğu kıl heybelerin ağırlığından mı? Bilinmez. Zavallı atkuyruğuna asılıp yokuşu tırmanmaya çalışan çocuklarının burunlarına doğru. çart çart diye osurarak yabani fındık yapraklarının güzel kokusunu berbat etmektedir. Neyse ki çakılın boğaz görüldü. Ermeni ya da Rumların su kanalı olarak yaptıkları kocaman düz taşlarla kapladıkları kaldırıma ulaşıldı, artık sağlam zeminde yürümenin rahatlığıyla adımlar sıklaşıyordu.

       Sırta ki Alıcın dibine varılınca; terleyen bedenler, buz gibi esen rüzgârla buluşup sıtma tutmuş gibi titriyordu.  Atın kuyruğuna tutunan çocuklar hedefe ulaşmanın gururuyla koşar adımlarla ilerleyip; yokuşta atın onlara yaptığının rövanşının alırcasına, dereyi geçip kartlaşmış ısırgan ve sapsarı çiçekleriyle sığırkuyruklarının kapladığı Kürt Arzunu evini önünü geliyorlar. Ağlamaklı ve kızgın Arzu nenenin sesiyle irkiliyorlar. Zavallı kadın hem kalçasının kaba etlerini eliyle ovalayor bir taraftan da olanca gücüyle

— VısVıs! Gâvurun enikleri yün tarağını altıma kim koydu? Diye bağırıp suçlu arıyor. Birilerin yün tarağının üstüne örtükleri minderle gizledikleri tarağı oturak sanıp oturan yaşlı kadının gövdesini ağırlığıyla tarağın şişleri kaba etlerine batıyor, can acısıyla eliyle tutup tarağı aşağı atıyor. Çocuklar güldüklerini gizleyip, düzlüğe çıkınca dam diplerinde pineklemekten sıkılmış köpekler tüm hızlarıyla gelenlere doğru koşturuyorlardı.

        Yayla evleri güneye doğru hafif meyilli düzlüğe kurulmuş, ne zamandan kaldığı belli olmayan tek söğüt ağacının süslediği oldukça geniş bir meydanın etrafının bir düzen içinde bitişik nizam ama yakın akrabaların kümeler oluşturduğu;  çamursuz, sıvasız, taş duvarlı, toprak damlı, basit iğreti tahtadan yapılan kapılarıyla ilkel barınaklardı. Kapı yanında üçtaşın konulmasıyla yapılmış ocak mutfağı, kapının karşısına konan ağaç sedir, üzerine atılmış kilim ve çullarla kaplanmıştı. Akşam olunca serilen yatakla kocaman bir yatak odasıydı tahta sedir. Geriye kalan boş alanda ise kap kaçakların konulduğu, duvar dipleri, dam direklerine çakılan kocaman çivilere takılan torbalara da erzaklar yerleştirilirdi kilerleriydi. Yayla evelerinin en lüks eşyası 5 numara fitilli gaz lambaları idi; o da çok mecbur kalınmadıkça asla yakılmazdı.   

       Sabah gökyüzü yıldızlıkken evlerde bir telaş başlar. Yaşlı kadınlar önce davarları otlağa götürecek çobanları uyandırır. Hazırladıkları kuru ekmek konmuş torbaları sopalarının ucuna bağlarlardı. Ağaç dallarından yapılan çevirme denilen davar barınaklarının kapıları açılınca boyunlarındaki çanlarını zevkle sallayan koca tekeler salına salına sürünün önüne düşerlerdi. Memiş Emine hatunun derdi davarlar değil onların giderken açık kanaldan yaylaya ulaşan yedi gözeler suyunu kirletmeden, bulandırmadan günlük suyunu alıp evinin köşesine koymaktı. Kapıların önünde bağlı inekler sağılır. Kalan sütü emen danalar analarından ayrılarak mal eğleğine inekler sürülerek çobana teslim edilirdi.  Kuzularda çıkarılıp çobanlarının önüne katıldı mı? Danaların dere boyuna sürülme işi yayladaki kız çocuklarına kalırdı. Sağılan sütler süt makinesinden çekilir. Kremalar ağaç küleklerde toplanırken geriye kalan yağsız sütten imansız peynir yapılırdı. Salı günü pazara götürülmeyi beklerdi. Güneş yükselmeye başlamış nerdeyse kuşluk vakti gelmişti. Ev işlerini kolaylamaya çalışan kadınlar bir taraftan da uykudan yeni kalkan küçük çocukların keyfiyle oynuyorlardı. Uykudan zorla uyanan çocuklar eleriyle ovuşturdukları uykulu, çapaklı gözlerini buldukları suyla ıslatıp yıkamış süsü vererek kapı önüne gelirlerdi. Günlerdir taranmamış, keçeleşmiş saçlarıyla, rüzgârın güneşin kavurduğu pul pul olan yüzleriyle, gün boyu toprakta oynamaktan kartmaklaşan ayaklarıyla çok berbat görülmekteydiler.                Emine hatun kimsede bulunmayan pertev kremiyle çocukların imdadına yetişir. Küçük alüminyum krem kutusundan aldığı birer parmak kremi çocukların yüzlerine eliyle sürer peşinden bir topakta kendi alıp birazını burun deliklerine geri kalanını da yüzüne sürer eliyle yetirirdi. Kremlenen yüzler rahatlar yağlı gibi parlaklaşırdı. Torunlarını uğraşıken meydanda Kamil ağanın İsmail’i gördü. Kapıya çıkarak seslendi.

  -   İsmail Efendi oğlum! Sana zahmet peynirlerimi satınca bana on kutu pertev krem, bir kilo anahtarlı sabun, üç kilo şeker ve patlıcan al Allah senden her zaman razı olsun, oğul ekmeği yedirsin. Deyip başındaki yazmasının bir uçunu sağlam kalan dişlerinin arasında tutturarak evine yöneldi. Ahmet çavuşların tarafından bir kız çocuğu hem bağırıyor hem de top gibi olduğu yerde sıçrayıp duruyordu. Merime hatun kızın peşinden bağırıyordu. – Korkma kızım gözüne sinek oturmuş koş Müşerref Hatuna git. Derken bir taraftan da sesinin yettiği kadar---Müşerref Hu! Gebermeyesi nerdesin? şu kızın gözündeki kurtları al. Evinden çıkan gözünün feri iyi olan Müşerref başındaki yazmayı çıkarmadan eliyle kıvırdığı ucuyla kızın gözüne yumurtalarını bırakan ve anında kurtçuklaşan sinek larvalarının tek tek çıkarıyor. Tekrar kontrol edip kıçına bir şamar yapıştırdığı kızı –Defol cazı! Diye kovalıyordu Uzaklardan gelen çan sesleri davarların gelme vaktinin habercisi olurken; kuzu çobanları getirdikleri kuzuları analarının görmeyeceği uzak çevirmelere kapatıyorlardı.

      Koyunlar, keçiler karınlarını doyurmuş dinlenmek üzere eğleklerine gelince yorgunluk ve uykusuzluktan suratlarından düşen bin parça olan çobanlar, sopalarını kapının önüne atıp terden ayağında dönüp duran kara lastiklerini kurusun diye taşın üzerine koyarak önlerine konan yemeği ya da çay ve hazırlanmış kahvaltıyı zevkle yerken yorgunlarını çıkarıyorlardı. Karınları doyunca sedire uzanan, çobanlar on üç on beş yaşın verdiği enerji ile çabuk toparlanıp, analarına ya da evin hatununa günlük raporu verince, diğer çobanlarla birlikte yaylanın ortasındaki meydanda toplanarak takım kurup ellerine geçirdikleri topla öğlen paydosunu gönüllerince geçirirlerdi.

     Elerine ağaç küleklerini alan kadınlar, genç kızlar koyunların arasına dalar kendi koyunlarını sağmaya başlarlardı. Uzaktan bir kadının kızgın sesi koyunların meleme seslerini arasında kayıp gitmektedir

     — cerliyesice koyun! İki cırt süt verdi. Küleğin içine etti şimdi sütü döksem bana yazık zaten herkes koyun sütü kokar diye sütün kokusu sanırlar ne yapayım? Derken eliyle sütün içinden aldığı koyunun yeni yumuşamaya başlayan pislini dışarı atıp elini koyunun sırtına sürüp işine devam etmeye başladı. Ter içinde kalmışlardı. Sağım bitince koyunların kuzuları için sakladıkları gizli sütlerini de ikileme diyerek sağacaklar, daha sabahtan kalan peynirler torbalanacak, koyunların sütü makineden geçirilip kreması alınacak.    Memiş Eminenin büyük kızı Sebahat yanında koyun sağan köylü Osman’ın karısı Salise hatuna sessizce   –    Abla ikileme sütünü bana ver. Oğlunun müdürüne kuru kaymak yapacağım. Dedi. Yaylacıların en hatırlı yiyeceği ve hediyesi kuru kaymaktı. Kocası ormancı olan Sebahat arada sırada kaymak yapar. Şehre hatırlı kişilere gönderirdi. Salise hatunda yabancı sayılmaz kocasının yengesiydi. Ocakta iyice pişirdiği koyun sütünü,  külleyip uyuttuğu ateşin üzerine koyduğu tepsiye savurarak köpürtüp doldurur, üzerine koyduğu bir tahtaya sopa dayayıp üzeri yarım örtülü tepsiyi ayrıca bir örtüyle kapatıp, gece boyu kremanın kabuk gibi üste toplanması beklerdi. Soğuyan alttaki yağsız süt sızdırılıp alınır, geriye kalan parmak kalınlığındaki kaymağın uçları katlanır.  Kare şeklindeki üzeri gözenekli kuru kaymak balla yenince şifa kaynağı olurdu.

      Sütler sağılmış, kuzuların kapısı açılmıştı. Bütün gücüyle koşarken bağırtısı dağlarda yankılanan analarını mı? yoksa sütlerini özledikleri belli olmayan kuzular birbirlerini ezerek hedefe, analarına doğru koşarlar; koyunlarda hâkim bir yerden kendi kuzularını ararken, bir taraftan da memelerine yapışan uyanık kuzuları ayaklarıyla iterlerdi.  İri yarı cüssesiyle Çakmak Zühre ortalığa seslendi.—Kuzularla koyunların böyle buluşma zamanlarında ne dua yaparsanız, Yaratanımız hepsini kabul edermiş. Derken elindeki süt külekleriyle evine doğru yönelmişti. Artık yayla sakinleşmiş koyunlar emzirdikleri kuzularından sıkılarak buldukları taş diplerinde uyuklamaya ya da geviş getirmeye başlamışlardı. Aşağıda çevirmenin dibinde Kürt şevket dört ayağını iple bağladığı koyunu önüne yatırmış kırklıkla kirden keçeleşmiş yünü karın tarafından başlayarak tıraş etmekteydi. Ağzından hiç düşürmediği ikinci sigarası bitmiş, dudaklarının uçunda kalan sigara kâğıdı alt dudağına yapışmıştı. İşini yaparken gözüne kaçan duman kırklığın koyunun derisini kesmesine sebep oluyor, kanayan yaraya hemen yerden aldığı kurumuş koyun gübresini basarak kanın durmasını sağlıyordu. Eyer yara kurtlanırsa da yarayı kurtçuklardan ya gaz yağıyla temizliyor, ya da naftalin basarak yarayı kurutuyordu.

       Güneş etkisini azaltmış yatmaktan usanan koyunlar yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Yaylada bulunan çoluk çocuk kadın erkek sürünün etrafında bir çember oluşturuyorlardı. Aralarından koyunların geçmesine izin verilerek ortada kuzuların kalmasına uğraşıyorlardı. Sonunda büyük bir caba sonuç veriyor, koyunları meraya gönderirken kuzuları yaylada bırakıyorlardı. Çobanların peşinden koyunlar Yedi gözeler doğru gitmeye başladılar. Gidilen tarafta bulunan düz kayalar yıllardır koyunların tuz yalakları olduğundan iyice düzleşmişti. Önceden giden bir çoban taşların üzerine kalın kaya tuzlarını serpiştirmiş, koyunların gelmesini bekliyordu. Yamacı dönen sürü kayalarda parlatan tuzları görünce tüm hızıyla koşmaya başladı. Biraz ilerde iki tümseğin birleştiği çatta yem yeşil çimenlerin arasından yeryüzüne ulaşan kaynakların sayısı belirsizdi. Ama yedi demek adet olmuş ki buraya Yedi gözeler denmekteydi.

       Kuzularda analarının tersi istikametine götürülmüş ortalık tam sakinleşmişti ki. Çakmak dedenin boz eşeği anırması sessizliği bozdu. Etir yaylasından gelmekte olan Çerçici Çekkörüğün eşeğinin kokusunu almıştı çakmak dedenin eşeği. Küçük bir eşeğin iki tarafına yüklediği ahşap sandıklarla çerçici yaylaya gelmeden köpekler tarafından karşılandı. Elindeki sopasını sağa sola sallayan çerçici bir taraftan da  ----Çerçi!  Çerçi! Diye bağırması tüm çocukları yayla meydanına topladı Çerçici.  Eşeğinin yükünü yıkarak sandıkları boşaltıp, leblebi, üzüm çemici, boyalı şeker gibi yiyeceklerinin torbalarını bir tarafa; çengelli iğne ayna tarak katlanan su bardağı, cam bardak benzeri malzemeleri de bir tarafa yerleştirdi. Günlerdir değişik bir insan görmeyen çocuklar olanları zevkle izlerken bir taraftan da analarına ne aldırabileceklerini düşünmekteydiler. Para her zaman bulunmayabileceği gibi değiş doğuş çerçicinde işine gelmekteydi. Yerine göre bir parça peynire bir bardak leblebi üzüm karışığı veriyordu. Yaylalarda en çok çişmiş üzümle yağ değişimi yapıyordu. Artık çocuklar mutlu boyalı şekerleri olmuş, yeni yetme delikanlıların da kendilerine bakabilecekleri aynalarını, saçlarını tarayacakları taraklarını çerçiciden almışlardı. İşini bitiren çerçici yola koyuldu. Yayla; artık kadınların akşam hazırlıklarıyla yorgunluğa bürünmüştü. Evlerin tabanı sulanıp süpürülecek, çalı süpürgesiyle evlerin önündeki pislikler toplanılacaktı. Çevirmede ki kuru gübreler toplanıp kenara konulmalıydı. Bir taraftan da yumurtladığını gıdaklayarak duyuran tavukların sesi uzun öten horuz seslerine karışmaktaydı.

       Anaerkilmiş aile yapımız evi deren ocağı tüttüren yuvayı bir arada tutan harcı, sıvası, ana yapı malzemesi yaşlıda, gençte olsa kadın; o kadınlar ki bunca işten sonra toplandılar elerine aldıkları urganlarla kimi Kızıl kaya doğru kimi daha düz olduğu için Momozelik boğazına doğru yöneldiler. Kuru kavak dalı ya da kuru fındık çalısı toplamaya gittiler. Yarım saati geçmeden urgana dizdikleri çalı demelerini sırtlarına yükleyip arkalarına batan dalların acısını hissetmeden koşarcasına evlerine ocaklarına döndüler. Gücü yetmeyen yaşlılarda geçen yıldan kalan sığırkuyruğu saplarını toplamak için yaylanın etrafına dağıldılar. Akşam olmuş aş pişecek ocak tütecekti. Onları bekleyen bitmeyen iş değil tekrarlanacak yeni bir gün ve devam eden günler olacaktı.

 

                                     09.Ağustos2009

                                             Ankara

 

 

PostHeaderIcon Hüseyin AKGÜN

Tamzama mahallesi sakinlerinden Emekli Öğretmen Hüseyin AKGÜN dün vefat etmiştir cenazesi bugün 01.10.2009 günü öğlen namazını müteakip Tamzara mezarlığında toprağa verilecektir Hüseyin hocama Allah'tan rahmet kederli ailesine başsağlığı dilerim

 

PostHeaderIcon Dünkü Kazalar

Dün saat 11 sularında eğribele 500 metre mesafede İpekyolu Eczanesi sahibi Ömer arabası ile dereye yuvarlanmış kazadan yaralı olarak kurtulmuş Sivas'ta tedavi görmektedir.İkinci kaza ise taşköprüye yüz metre mesafede taşköprü Tamzara yönünde göle gelmeden virajda Sema turizme ait araç ile Delikli taşta çalışan taş kamyonu çarpışmış 13 kişi hafif şekilde yaralanmış.Üçüncü kaza akşam 20:00 sularında Tamzara'nın karşısında Mehmet VEYİSOĞLUN'a ait evi geçince virajda Kamyonla Taksi çapışmış çarpışma sonucu Gardiyan Ekrem YENİCİ'nin oğlu Muhlis YENİCİ hayatını olay yerinde kaybetmiş  Hüseyin BORAN'ın torunu Uğur BORAN'sa ağır yaralanmış Sivas'ta tedavi görmekte.Kamyon Tamzara ırmağına uçmuş kamyon sürücüsü kolu kırık olarak kazayı atlatmış.

Son Güncelleme ( Salı, 29 Eylül 2009 10:26 )

 

PostHeaderIcon YILIN İLK KARI

Memleketimizde cevizler dökülmeye başlandığı şu günlerde yılın ilk karıda kendini gösterdi karın yağması eskiden tembellere uyarı işareti olarak algılansada şimdiki kar yağışı artık gurbetcilerin gitmeleri anlamına geliyor gurbetçilerde sezonun son ürünü olan elmalarıda topladıktan sonra dönmeye başlayacaktır.Cevizler bitsin peşinden elmalar derken gurbetciler artık yavaş yavaş çekilecekler bu kar yağışı artık hızlandırın ceviz dökmeyi ve elma toplamayı kızılcıklarda artık yavaş yavaş tükenmeye başladılar. Eğer gurbette yaşayıpta memleketten kızılcık,yaş ceviz,ve buna benzer elma, armut,çördük özellikle istenilen siparişler olursa PTT kargo ile veya İstanbul'da oturanlara otobüs firmaları ile silahtara kadar gönderiyoruz isim adres bildirildiğinde adrese teslim yanlız alacağımız siparişler sınırlı olduğundan acele ediniz ayrıca sezonda 10 gün gibi bir zaman kaldı (yaş ceviz ve kızılcık için) tüm okurlara sevgi saygı ve selamlar.

 

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 6 - 8

iletişim
TAMZARALI DEFTERİ
TASARIM

H.Basri SARIYERLİ

SİTE YÖNETİCİSİ

Süleyman AVŞAR