ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ
Mehmet Kütükçü'den Anılar
GEÇMİŞDEN ANILAR
Kendimi ve yakın çevremi sizlere tanıtmak kısacası sizlerle tanışırken kendimle de bir nevi hesaplaşmak istiyorum. Kendimi 68li kuşakta sayabilme gururuyla sizlere tamzarayı tanıtmak istiyorum. Şebinkarahisar ne kadar farklı ise Tamzara da diğer mahallelerden farkıdır. Onu farklı yapan üretimdeki beceri azim ve iş bilirliktir. Rahmetlik dedem küpeli Ahmet ile annem Sebahat sabah kargalar şey yapmadan dokuma tezgâhına oturunca başlardı çatacak cukadak sesler ahhek mi uyum mu dinleyene bağlı bazen çok hoş bir müzik bazen de kulakları tırmalayan dayanılmaz bir gürültü. Dedem çok zor olan Kelkit çarı dokurdu ala çarşaf denirdi. Annemse daha kolay olan sofra atlığı ve peştamal dokurdu. Babaannem Memmun'e hatun her zaman ki gibi sırf telaş bir aşağı bir yukarı koşuşur. Kah çeşmeye gider bir kova su getirir kah kapıdaki tavukları kovar boş kalırsa hemen çıkrığın başına geçer başlar kendi, kendine söylenerek masura sarmaya, dedem hiç evde konuşmayı sevmeyen bir kişi işinden başka şeyle ilgilenmez, annem ben liseyi bitirene kadar gelinlik tutan biri hep susar; kızınca bize bağırarak rahatlardı her halde.
Özellikle ramazan aylarında sahurdan sonra hiç yatılmaz Rahmetlik öğretmenler öğretmeni Menteş Beyin şiirinde söz etiği Tezgâh sesleri Tamzaranın etrafını çevreleyen yalçın dağlarda yankılanırdı. Tüm mahalleli aynı işi yapıyor. Üretmek üretince daha iyi yaşamak ve yarınlara güvenle bakmak bir araştırma yapılsa 1950 yılarda hangi mahalle tamamen kendi gücüyle kooperatifleşip hidroelektrik santralı kurmuş oradan sağladığı elektrikle dokuma fabrikası kurarak bez dokur konuma gelmiş. İlçe merkezinde dizel jeneratörle sağlanan elektrik saat21 ile 24 arasında evleri ve sokakları aydınlatırken tamzara 24 saat aydınlıkta ışıl ışıl. Bu gelişimi izlemeye gelirlerdi insanlar gruplar halinde. Biz evimizde hala gaz lambasına talim ederdik. Tesisat döşemek kolay değildi. Ama gidırık çeşmesinin başında sokak lambası altında keçi Yusuf eminin ziyayla ders çalışmak ayrı bir zevkti. Camiye ilk gidişimde bu ışıklar sayesinde oldu. Habip emini kadirle çavuş pınarına gittik gürül gürül akan buz gibi suda onlara bakarak abdest aldım ıslak ellerimizi koltuk altlarına silerken kendimi caminin muhteşem avizesin altında bulunca ağzım bir değil belki on karış açık kalmıştı. Böyle muhteşem bir şey olamazdı. Kubbenin ortasında asılan ahenkle dizilmiş lambalardan yayılan ışık insanda bir heyecan oluşturuyordu Kubbenin atında asılı ahtapot gibi kollara ayrılan devasa avizede ki gaz lambaların yada mumların yakıldığı cam fanuslar içine ampuller yerleştirilmiş inanın bu muhteşem tabloyu gözlemekten nasıl namaz kıldığımı hatırlamıyorum.
Tamzara ırmağına baraj yapmak bu suyu türbine taşımak kolay bir değil, mühendislik işi Alman mühendis getirildi. Polis Tevfik amcalarda misafir oldu ve çalışmalar tüm hızıyla devam ederken gardiyanlık tan istifa eden babam ve birçok at sahibi arkadaşı at sırtında ağaç sandıkla derelerden kum getirerek inşaat işinden ekmek parası kazanıyorlardı. Biz çocukların ise keyfine diyecek yoktu. Çalışmaları izlemek boruların içinde saklambaç oynamak fabrikaya gelen makineleri taşıyan kamyonların tahta köprüden karşıya geçmeleri tam macera idi. Tamzaralı bir bakıma büyük umutla bir maceraya koşarken devrin iktidarı demokrat parti tamzaralıya tamzaralıda demokrat partiye sırtını dönmüştü. Hiç yakın olmadıkları gibi mevcut köprülerde atılmış tamzaralı halk partili olmanın bedelini hayal kırıklığıyla ödemiş demokrat partide halkın emeğinin hacet mezat hurdalığa satılmasını herhalde gururla seyretmemiştir. Kökenden tamzara halk partili gençleri ise solcu adıyla anıldılar. Hatta bazı kendini bilmezlerce küçük Rusya benzetmesi bile yapılmıştır. Tamzaralı farklı demiştim bu farklılık ileri ve aydın düşüncede yaşamın her alanında kendini gösterirken bunu kabullenemeyenler ise kendilerini tamzaralıdan farklı olma fobisine girerlerdi bu düşüncemi ileride yazacağım yazılarımda kanıtlayacağım.
Bankacı Kazım amca her gün Cumhuriyet gazetesi alır ve inceden inceye okurdu. Bende anamla ( ben anneanneme hep ana dedim çünkü gerçekten o anne değil anaydı Allah rahmet eylesin hepsine) onlara gidince bataryalı radyoyu hayranlık ve şaşkınlıkla dinler sesin nereden geldiğini merak ederdim. Arada gazeteye bakar çizgi roman veya karikatürleri incelerdim.1965 yılında ortaokul öğrencisi iken babamda hürriyet gazetesine abone olmuştu. Ama benim gönlüm milliyet ten yana idi çoğunlukla hürriyet kalmadığını bahane ederek Milliyet alırdım. Gazete ilçeye bir gün sonra gelirdi. Posta gelince ilçenin okumuşları ileri gelenleri gazeteci Talat amcanın çukur dükkânını doldurur sabırsızlıkla gazete rulolarının açılmasını beklerdi. Rulonun dışına sarılan sarı ambalaj kâğıdı benim ve arkadaşlarımın bazıları için müsvedde defteri olurdu. Bir ayrıntıyı da belirtmeliyim gazete ruloları Talat amcanın verdiği kalemle ambalaj kâğıdına bir sokulur boydan boya yırtırıldı. Herkes de bir telaş en telaşlı Talat Amca ne yapsın abonelerin gazetelerini ayıracak bir de beleşçilerle mücadele edecek. Tamzaranın gazetelerini genelde şapkacı Ahmet Amca alır. Her gazeteyi yol boyunca okur ve notlar tutardı. Kendi aldığı yanılmamışsam cumhuriyet gazetesini evinde arşivlerdi. Rahmetli radyo haberlerinden bile notlar yazardı defterine, daha sonraları onun gazete taşıma işini Muharrem Cağlarırmak üstlenmişti. Onunda okuma ve anlaması şapkacı amcadan geri kalmazdı. Mahallemizle ilçe arası 6km civarındaydı yaklaşık 70 lise ve ortaokul öğrencisi gruplar halinde; bazen şakalaşarak bazen didişerek çoğu zamanda çok yararlı ve tatlı sohbetler ederek giderdik. Sohbetlerimiz derslerden ziyade gazete haberlerini yorumlama ve ülke sorunları olurdu. Ancak Muharremin görüş ve düşünceleri hepimizden farklı ve mantıklı gelirdi bana.
Liseye başladığımda edebiyat öğretmeni Hikmet Ersan okul kütüphanesinde okumam için İnce Mehmet i önerdi. Daha önce Yaşar Kemalin Yanan Ormanlara 21 gün isimli anı eserini babamın da ormancı olması nedeniyle zevkle okumuştum. Kitabı aldım Çarşamba ve cumartesi günleri yarım gün eğitim yapılır. Öğlenden sonrada Habib Aslanın sinemasına koşardık. Filmin arasıda ışıklar yandığı an kitabıma dalarak çukur ovaya gidiyordum sanki. Kendimi köy göçüren çakırdikenlerini içinde buluyordum. İnanın hiçbir zaman bir kitabın gelecek sayfasında ne yazdığını bu kadar merak etmemiştim. Muhteşem bir anlatım sözcükler o kadar özenle seçilmiş ki kırk yıldan fazla zaman geçti ama hala etkisindeyim gibi. Sinemadan söz etmişken Kavaklar Mahallesi yolu üzerinde dik yamacın yarısında kendini otel ve altındaki lokantanın dibine gizlemiş iki yüz ya da üç yüz metre karelik bir salon.
Balkon bayanlara alt salon erkeklere; Öğrencilere Çarşamba ve cumartesi öğlen den sonra ve Pazar serbest ama okul müdürünün onayladığı filmlere. Gece sinemaya gitmek yasak öğretmenler baskın yaparlar 4. murat gibi kahve ve sinema baskınları düzenlenirdi sıklıkla macera sevenler zevk olsun diye gider sakatlanmayı göze alarak baskından kurtulmak için çoğu kendilerini pencereden atarlardı. Sinema önceleri 25 kuruştu. Sonra zam geldi 50 kuruş olunca çareyi sinemacı komşumuz Kadem ağabeyin elinin içine 25 kuruş bırakmakta bulmuştum. Kadem Ağabey çok uzun boylu ama sevecen bir insandı. Kocaman elleri sarı paralarla dolardı. Atmışlı yılların sonuna doğru öğretmenlerimiz bizlerle çok yakından ilgilenir sanki bizle arkadaş olmuşlardı. Bizleri bayram ve ev ziyaretlerine kabul eder olmuşlardı. Ortaokul da öğretmenler bize birer öcü gibi gelirlerdi. Özellikle Abdi beyden Sadık beyden korkmamak herhalde mümkün değildi. Ama liseye gelen öğretmenlerimiz bizim arkadaşımız gibi okul bahçesinde birlikte nerdeyse kol kola gezebilecek yaşamında kendinden büyük hiçbir kimseyle değil sohbet etmek bir şey sorma cesareti bulamayan bizler için ifade edilemez bir durumdu.
Öğretmenlerimizin bu yakınlığı bizde çok olumlu etkiler yaratıyordu. İnsan yerine konulmak çok değerli duygulardı. Kozasını yırtmış bir ipek böceği misali özgürleşmiş, artık kimliğimiz elimizdeki kitaplarımız olmuştu. Köy enstitüsü mezunu yazarların kitapları yeterli gelmemiş önce klasik yayınlar sonrada felsefi eserler ilgimizi çekmişti. Zaten halk partili olan Tamzaralıların gençleri yeni filizlenen siyasi yelpaze içinde solda yerlerini almışlardı. O zaman kitap bulacağınız iki yer vardı. Ya Şebinkarahisar Lisesinin kitaplığı (ilçede lise ve ortaokul birlikteydi.) yada Veli Yılmazın ev kütüphanesiydi.Yeri gelmişken Veli Yılmaz dan birazda olsa bahsetmek istiyorum. Veli köy çocuğu olduğu için okula geç gitmiş yaşının üstünde olgun. Bizden iki devre geride olmasına rağmen bizden çok ilerde biri; öğretmenler uluslar arası anma günlerinde konuşma için Veli yi görevlendirirler Öğretmenin hazırlanmadığı konuları hazır kuvvet Veli anlatır. Çünkü o lise birdeyken yazın dersleri tamamlamış ikinci sınıfın derslerini çalışmaktadır. Oldukça uzun boyluydu .İiri çerçeveli beyaz gözlüğünü hiç çıkarmazdı. Onun bizler gibi moda olsun ya da farklı görülmek için favori uzattığını olur olmaz espri ya da şaka yaptığını görmedim. Dedesi Şükrü Amcanın küçük bir bakkal dükkânı vardı. Derler ki dedesi veliyi okutmak için köyden gelmiş ve dükkân açarak şehre yerleşmiş, köyle bağlantıları devam ederdi. Bence Veli Yılmaz Türkiye’nin yetiştireceği en iyi beyinlerden biriydi. Normal ve vasat insanlar gibi davransaydı ülkede en önde söz sahibi olan yönetici ya da bilim adamı olurdu. O birincilikle bitirdiği Şebinkarahisar Lisesinden Hacettepe Tıpa değil sol fikirlerin daha gündemde olduğu İTÜ tercih etmişti. Uzun hikâye 70 yıllar çalkantılı yıllar bir sol fraksiyon içindeki dergi yöneticiliği.300 küsur yılla yargılanma uzun cezaevi günleri ve çok genç yaşta biten hayat işte Veli. Okul kitaplığının yetersiz kaldığı yerde arkadaşlar gider onun duvarları raflarla dolu içi kitaplarla sislenmiş odasına koşarlardı. Kendi adıma şunu söylemek istiyorum. Takalak Ahmet Dokutan ve sarı Mehmet Yazan ın okuduğu kitabı çok az insan okumuştur. Herhalde bu arkadaşlar birazda ders kitabı okusalardı başarıda onlara kimse yetişemezdi. Daha öncede söylediğim gibi Tamzaralı solu benimseyince onlar gibi olmamak için direnenlerde Milliyetçi ülkücü görüşü seçtiler. Güçüroğlu Hüseyninin üniversiteden getirdiği bu görüş ilçede özellikle demokrat partili aileyle, Avutmuş ya da köyden gelen gençler arasında çok tutuldu. Bu görüşü savunmak kolaydı örneğin ben Tamzaralı olmasam bu görüşü savunurdum. Şehrin ileri gelenleri köklü esnafı memuru öğretmeni sol fikirlere açıktı. Tamzaralı gençlerde usta çırak sistemi vardı. Ortaokul 1 den lise 3 kadar70 den fazla kızlı erkekli öğrenci gurubu 6 km lik yol boyunca birbiriyle sohbet ederken küçükler sessizce dinler fikir edinirlerdi. 2007 yılında Tamzarada sohbet ederken bana bize solu siz öğrettiniz, şimdi nerdesiniz tarzında sitem etmesinde haklılığı vardı biz onlara hiçbir şey öğretmedik ama onlara örnek olduk.
Şimdi düşünüyorum da bu ülkede belki de tüm dünyada zor bir iş solcu olmak! İnsanlar için onların ezilmeden özgürce yaşamaları için mücadele edeceksin hiç hak etmediğin şekilde size Moskova’ya göndermek isteyen zümre senin uğrunda uğraş verdiğin halk olacak. O zaman birine bir şey vermek istiyorsan kendini ondan farklı olmadığına inandıracaksın. Onun gibi yaşacak ve onu asla küçümsemeyeceksin. Hep böyle yanlışlıklar yapıldı ve devam ediliyor. Halka yukarıdan bakanlar onu cahil ve işe yaramaz görenler onu asla yanlarında göremeyecektir. Ben iyi nutuk atan ,felsefi konuşmalar yapan ya da 70 yıllarda yaşanan kavgaların içinde olmadım. Siyasi fikrim benden önde olmadı fikrim için başkalarına için kötü düşünmedim.. İlk öğretmen olduğum hayatımda Tamzara kadar sevdiğim Ahmet bey. Kendini Ergene havzasının kollarına bırakmış bol verimli toprakların yurdu. Yaşamımda tanıdığım ilk dağsız tepesiz bir yer. Köylülükle şehirliği bir yaşayan medeni insanların vatanı. Ahmet Bey ortaokulunda ve Lisesinde öğretmenken ne solcuları sağcılara nede sağcıları solculara ezdirdim. Hep dengeli davrandım karşı mahalleden gelen ülkücü öğrencileri okul çıkışında kasabadaki jandarmaya teslim eder bazen de refakat ederek çarşıdan geçirirdim. zor günlerdi.Lisede olay var disiplin kurulu toplanacak disiplin kurulu başkanı müdür yardımcısı görevini bıraktı.İş kaldı bize bir bayan öğretmenle ifade alıyoruz, almak kolayda neticesi zor.Okuldan kısa süreli uzaklaştırma veriyoruz.Ertesi gün sabah okula gittiğimizde her taraf kırmızı renge boyanmış büyükçe yazılar “ disiplin kurulundan hesap sorulacak” gerçi onlar benden hesap sormadılar inanıyorum hiç de sormazlardı, ama Adalet partililer durmadı oğlum Serdar 2 yada 3 yaşlarında Ecevit rüzgarının ülkeyi silip süpürdüğü günler rahmetlik Turan Güneş kasabada miting yapıyor.Kan bağı olmayan en yakın akrabamız Nuran abla kucağın da serdar yakasın da Ecevit resmi Recebin kahvesinin önünden izlerken gördüm durumu yanımdaki arkadaşıma söyleyerek gittim oğlumun yakasından resmi çıkardım.Eyvah o da ne Karşı mahallede Atatürk İlkokulunda öğretmen sevgili eşim Kezban Nazlı babasının kızı oda şadırvan tarafında mitingi izliyor.hemen uzaklaştırdım ne fayda haberler hemen uçurulmuş Lüleburgaz’a , üstüne üslük Halil Başol konvoyu geçerken Cumhuriyet İlkokulu öğrencilerinden bazıları yuh çekmiş. Çok geçmedi 14 öğretmen sürgün kimi Rize Fındıklıya bizde Elazığ Maden bürokratlar her zaman akıllıdırlar. Solcuları sağcıların yoğun olduğu yere diğer iktidar döneminde de sağcıları solun hakim olduğu yere sürerken korkudan gitmeyenlerin yerini yandaşlarına bırakmak. Soruşturma ya da yargılama yok mu diyenler olabilir. Ama o zaman it izi kurt izine karıştığı günler hak aramak nerde derdini kime anlatasın. Mahsuni Şerifin dediği muhtar hikâyesi. Minareyi çalan kılıfını uydurmuş. Yılar sonra Bayburt Milli Eğitim müdürü olduğumda baktım ki uyanıklar dosyalara tayin istek yazıları eklemişler. Hiç hak etmediğimiz sıkıntılar çektik.
Allah verdiğinden Adalet partisnden11 vekil ayrılınca Ecevit hükümet kurdu bizimde sürgün maceramız şimdilik sonlandı. Bu olaylar olurken kasabada bakkal Adalet partili Hüseyin Ötenin dükkanından çıktığımı daha önce gören öğretmen Fahri Bey tayinler durunca Gören ağanın kahvede tavla oynarken – Git Demirel in elini öp . diye bağırdı. Uzun zaman dargın durduk. Sol mu haklıydı? Sağ mı? ya da Demirel mi ? Ecevit mi? Bence hiç biri ancak yaşanması gereken günlerdi yaşandı. Ecevit in Edirne mitingi var herkes gibi otobüs kamyon ne bulursak hepimiz Edirne deyiz. Selimiye Camisinin önü hayatım da gördüğüm en büyük kalabalık. Ecevit! Kıbrıs fatihi seçim otobüsünün tepesinde. Rahşan Hanım kenarlarda bayanlarla sohbette. Ben mi? Tabiî ki kendimi koruyacak bir duvar dibinde, kulakları çınlatan bir gürültü. —Halkçı Ecevit! Otobüsle ana cadde arasında bir kaynaşma oldu. Bir sol guruba mensup gençler pankart acınca Ecevit in o tarafa döndüğünü gördüm. Hayatım da gördüğüm en acımasız kavgalardan biri oluyor. CHP li gençler nerden getirmişler elerindeki sopalarla sol guruptakilere öyle vuruyorlar ki hani Allah yarattı demiyorlar denecek şekilde gençler canlarını zor kurtardılar. Düşündüm bu mu insana saygı düşünceye saygı emeğe saygı. Herkes kendini kral karşısındakini maraba görmekten ileri gitmemiş. Şu bu fikirde olmaktansa öncelikle insan olmanın gerektiğine bir kere daha inandım. Bundan sonra fikrimin kölesi olmaktansa fikrini yöneten biri olmaya karar verdim. Öncelikle insan olmak için demokrat olmanın başkalarına, onların fikir ve düşüncelerine saygı duymakla eşdeğer olduğunu anladım. İyi ki de anlamışım böylece insanları bir birine ezdirmeden daima zayıfın yanında olmanın erdem olduğunu25 yıllık yöneticilimde anladım ve yılmadan uyguladım. Her zaman farklı düşüncelerin insanları doğruya götüren zenginlik olduğunu bilmeliyiz. Neden? Solcu olmayan sosyal demokrat olamaz mı? Milliyetçi ve ülkücü olmayan vatanını bayrağını milletini halkını soyunu sopunu sevemez mi? Maneviyatçı ve dinci olmayan dinine bağlı ait olduğu dininin gereklerini yerine getirip bu davranışla gurur duyamaz mı? Her yer parsellenmiş kimse kimsenin sınırlarına giremez sanki. Bunları hepsini yüreğinde taşıyan o kadar insan var ki. Benim kayınpederim rahmetli öğretmen Adnan Yıldırım Atatürk öğretmeni ve Ecevit aşığıydı. Her zamanda solcu olduğunu açıkça söylemekten çekinmezdi. Ama vatanını milletini bayrağını seven, beş vakit namazını orucunu bırakmayan biri idi. Başka bir örnek Bayburt da caminin kapısını tanımayan kişilerin komünist deme cüretini gösterdikleri Hasan hocam beş vakit namazını hep kılıyordu. Niye bu kadar katı ve her meseleye at gözlüğüyle bakıyoruz.68 kuşağı ve sonrası hep bu felsefeyle yetişti. Kendi gibi düşünmeyene değil hoş görü göstermek yaşama hakkı bile tanınmaması esastı. Radyo da haberleri dinlerken şu anons beni hep şaşırtırdı._ Lübnan da solcu Müslümanlarla sağcı Hıristiyanlar çarpıştı. Hep şaşırırdım solcu Müslüman olur mu diye. Solculuk daha entel dini konulara değer vermeyen kendini toplumun üstünde gören, ama onu küçümseyen tüm çabasının kendisinden farklı gördüğü halkın emeğinin korunması, ezilmemesi esasına dayanırdı. Seviyesine inemediğiniz yukarıdan kuş bakışı izlediğiniz toplumlara değil rehberlik etmek para bile dağıtsanız yararlı olamazsınız. Ait olduğumuz değerlere sahip çıkmak zorundayız. Yoksa birileri çıkar elimizdekini alır bizde ortada kalırız. Müslüman olduğu halde camiye gitmeyen birinin cami sakallı cübbeli sarıklılara kaldı demeye hakkı yoktur. Sende takım elbise kravatla modern giysilerle git çoğunluk eline geçmese bile seninde var olduğunu anlat onlara. Küstüm oynamıyorum. Zamanı değil Şairin dediği gibi “Sahipsiz Vatanın Batması haktır, Sen Sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Başkalarını suçlayarak sorumluluklardan kurtulamayız. Yıllardır hac ibadetini yapanları softa ya da elini etniğini dünya işlerinden çekmiş işe yaramazlar olarak düşünenlere! 2007 de eşimle birlikte bende hac ibadetimi yaptım. Belki sizler hem emekli öğretmen, hem de tamzaralısınız çizdiğiniz profile uymamış diye bilirsiniz. Olabilir beklide haklısınız. Bense şunu düşünüyorum “ ısırganı eliyle tutmayan onun tatlı yakışını bilemez”.Yalnızca içinde yaşam boyu bilmediği bir korku kalır, merak bile edemez. Korku vesvese insanları yanlış saplantılara sokar. Ben korkumu yenmek için bilmediğimi denedim. Bizim kafilemizdekiler çok farklı hacılardı Bayan olsun erkek olsun kardeş gibiydik sabah karşılaştığımızda birbirimize günaydın diye selamlar beraber kahvaltı eder uzun tatlı sohbetlerimiz, kahkalarımız bitmezdi. Eşler Kâbe nin içinde bile el ele dolaşıp. Yan yana ibadet edebiliyorlar bayanın arkasında erkek ya da erkeğin arkasında bayanın olması hiç sorun olmuyordu. Demek ki yobazlık veya bağnazlık insanların kafalarında ve onların az gelişmiş küçücük beyinlerinde gizlenen kendine ya da başkasına olan güvensizliğin korkusudur. Kırsal kesimden gelen insanlarda eşinden uzakta olmak onu suç işlemekten alı kor düşüncesi az olsa hâkimdi çünkü ibadette eşleriyle birlikte olmak yerine kendi hemcinsleriyle olmayı yeğleyen azda olsa insanlara rastlamak mümkündü. Köyün deki eşiyle birlikte görülmeyi ayıp sayan düşünce oralara kadar sirayet etmişti. Ama beklide ben görmek isteğimi gözlemlemiş olabilirim. Eğer okuyan dinleyen olursa ben de laf çok ama düşüncelerimin doğruluğunu ben bile bilmiyorum. Sizlerin de zihninde bir takım soru işaretleri oluşsun ve geçmişi birde Memiş Mehmet Kütükçünün gözünden görmeniz için yazdım. Okuyanlara, düşüncelerimi paylaşanlara:sağ olun! sizinde fikirleriniz paylaşılsın düşünme yeteneğiniz daim olsun” dileğimle Saygılarımla
14.06.2008 Ankara
|


