PostHeaderIcon ŞEBİNKARAHİSAR TAMZARA MAHALLESİ

PostHeaderIcon Mehmet Kütükçü'den Anılar

GEÇMİŞDEN ANILAR

           Kendimi ve yakın çevremi sizlere tanıtmak kısacası sizlerle tanışırken kendimle de bir nevi hesaplaşmak istiyorum. Kendimi 68li kuşakta sayabilme gururuyla sizlere tamzarayı tanıtmak istiyorum. Şebinkarahisar ne kadar farklı ise Tamzara da diğer mahallelerden farkıdır. Onu farklı yapan üretimdeki beceri azim ve iş bilirliktir. Rahmetlik dedem küpeli Ahmet ile annem Sebahat sabah kargalar şey yapmadan dokuma tezgâhına oturunca başlardı çatacak cukadak sesler ahhek mi uyum mu dinleyene bağlı bazen çok hoş bir müzik bazen de kulakları tırmalayan dayanılmaz bir gürültü. Dedem çok zor olan Kelkit çarı dokurdu ala çarşaf denirdi. Annemse daha kolay olan sofra atlığı ve peştamal dokurdu. Babaannem Memmun'e hatun her zaman ki gibi sırf telaş bir aşağı bir yukarı koşuşur. Kah çeşmeye gider bir kova su getirir kah kapıdaki tavukları kovar  boş kalırsa hemen çıkrığın başına geçer başlar kendi, kendine söylenerek masura sarmaya, dedem hiç evde konuşmayı sevmeyen bir kişi işinden başka şeyle ilgilenmez, annem ben liseyi bitirene kadar gelinlik tutan biri hep susar; kızınca bize bağırarak rahatlardı her halde.

       Özellikle ramazan aylarında sahurdan sonra hiç yatılmaz Rahmetlik öğretmenler öğretmeni Menteş Beyin şiirinde söz etiği Tezgâh sesleri Tamzaranın etrafını çevreleyen yalçın dağlarda yankılanırdı. Tüm mahalleli aynı işi yapıyor. Üretmek üretince daha iyi yaşamak ve yarınlara güvenle bakmak bir araştırma yapılsa 1950 yılarda hangi mahalle tamamen kendi gücüyle kooperatifleşip hidroelektrik santralı kurmuş oradan sağladığı elektrikle dokuma fabrikası kurarak bez dokur konuma gelmiş. İlçe merkezinde dizel jeneratörle sağlanan elektrik saat21 ile 24 arasında evleri ve sokakları aydınlatırken tamzara 24 saat aydınlıkta ışıl ışıl. Bu gelişimi izlemeye gelirlerdi insanlar gruplar halinde. Biz evimizde hala gaz lambasına talim ederdik. Tesisat döşemek kolay değildi. Ama gidırık çeşmesinin başında sokak lambası altında keçi Yusuf eminin ziyayla ders çalışmak ayrı bir zevkti. Camiye ilk gidişimde bu ışıklar sayesinde oldu. Habip emini kadirle çavuş pınarına gittik gürül gürül akan buz gibi suda onlara bakarak abdest aldım ıslak ellerimizi koltuk altlarına silerken kendimi caminin muhteşem avizesin altında bulunca ağzım bir değil belki on karış açık kalmıştı. Böyle muhteşem bir şey olamazdı. Kubbenin ortasında asılan ahenkle dizilmiş lambalardan yayılan ışık insanda bir heyecan oluşturuyordu Kubbenin atında asılı ahtapot gibi kollara ayrılan devasa avizede ki gaz lambaların yada mumların yakıldığı cam fanuslar içine ampuller yerleştirilmiş inanın bu muhteşem tabloyu gözlemekten nasıl namaz kıldığımı hatırlamıyorum.

        Tamzara ırmağına baraj yapmak bu suyu türbine taşımak kolay bir değil, mühendislik işi Alman mühendis getirildi. Polis Tevfik amcalarda misafir oldu ve çalışmalar tüm hızıyla devam ederken gardiyanlık tan istifa eden babam ve birçok at sahibi arkadaşı at sırtında ağaç sandıkla derelerden kum getirerek inşaat işinden ekmek parası kazanıyorlardı. Biz çocukların ise keyfine diyecek yoktu. Çalışmaları izlemek boruların içinde saklambaç oynamak fabrikaya gelen makineleri taşıyan kamyonların tahta köprüden karşıya geçmeleri tam macera idi. Tamzaralı bir bakıma büyük umutla bir maceraya koşarken devrin iktidarı demokrat parti tamzaralıya tamzaralıda demokrat partiye sırtını dönmüştü. Hiç yakın olmadıkları gibi mevcut köprülerde atılmış tamzaralı halk partili olmanın bedelini hayal kırıklığıyla ödemiş demokrat partide halkın emeğinin hacet mezat hurdalığa satılmasını herhalde gururla seyretmemiştir. Kökenden tamzara halk partili gençleri ise solcu adıyla anıldılar. Hatta bazı kendini bilmezlerce küçük Rusya benzetmesi bile yapılmıştır. Tamzaralı farklı demiştim bu farklılık ileri ve aydın düşüncede yaşamın her alanında kendini gösterirken bunu kabullenemeyenler ise kendilerini tamzaralıdan farklı olma fobisine girerlerdi bu düşüncemi ileride yazacağım yazılarımda kanıtlayacağım.

        Bankacı Kazım amca her gün Cumhuriyet gazetesi alır ve inceden inceye okurdu. Bende anamla ( ben anneanneme hep ana dedim çünkü gerçekten o anne değil anaydı Allah rahmet eylesin hepsine)  onlara gidince bataryalı radyoyu hayranlık ve şaşkınlıkla dinler sesin nereden geldiğini merak ederdim. Arada gazeteye bakar çizgi roman veya karikatürleri incelerdim.1965 yılında ortaokul öğrencisi iken babamda hürriyet gazetesine abone olmuştu. Ama benim gönlüm milliyet ten yana idi çoğunlukla hürriyet kalmadığını bahane ederek Milliyet alırdım. Gazete ilçeye bir gün sonra gelirdi. Posta gelince ilçenin okumuşları ileri gelenleri gazeteci Talat amcanın çukur dükkânını doldurur sabırsızlıkla gazete rulolarının açılmasını beklerdi. Rulonun dışına sarılan sarı ambalaj kâğıdı benim ve arkadaşlarımın bazıları için müsvedde defteri olurdu. Bir ayrıntıyı da belirtmeliyim gazete ruloları Talat amcanın verdiği kalemle ambalaj kâğıdına bir sokulur boydan boya yırtırıldı. Herkes de bir telaş en telaşlı Talat Amca ne yapsın abonelerin gazetelerini ayıracak bir de beleşçilerle mücadele edecek.  Tamzaranın gazetelerini genelde şapkacı Ahmet Amca alır. Her gazeteyi yol boyunca okur ve notlar tutardı. Kendi aldığı yanılmamışsam cumhuriyet gazetesini evinde arşivlerdi. Rahmetli radyo haberlerinden bile notlar yazardı defterine, daha sonraları onun gazete taşıma işini Muharrem Cağlarırmak üstlenmişti. Onunda okuma ve anlaması şapkacı amcadan geri kalmazdı. Mahallemizle ilçe arası 6km civarındaydı yaklaşık 70 lise ve ortaokul öğrencisi gruplar halinde; bazen şakalaşarak bazen didişerek çoğu zamanda çok yararlı ve tatlı sohbetler ederek giderdik. Sohbetlerimiz derslerden ziyade gazete haberlerini yorumlama ve ülke sorunları olurdu. Ancak Muharremin görüş ve düşünceleri hepimizden farklı ve mantıklı gelirdi bana.

        Liseye başladığımda edebiyat öğretmeni Hikmet Ersan okul kütüphanesinde okumam için İnce Mehmet i önerdi. Daha önce Yaşar Kemalin Yanan Ormanlara 21 gün isimli anı eserini babamın da ormancı olması nedeniyle zevkle okumuştum. Kitabı aldım Çarşamba ve cumartesi günleri yarım gün eğitim yapılır. Öğlenden sonrada Habib Aslanın sinemasına koşardık. Filmin arasıda ışıklar yandığı an kitabıma dalarak çukur ovaya gidiyordum sanki. Kendimi köy göçüren çakırdikenlerini içinde buluyordum. İnanın hiçbir zaman bir kitabın gelecek sayfasında ne yazdığını bu kadar merak etmemiştim. Muhteşem bir anlatım sözcükler o kadar özenle seçilmiş ki kırk yıldan fazla zaman geçti ama hala etkisindeyim gibi. Sinemadan söz etmişken Kavaklar Mahallesi yolu üzerinde dik yamacın yarısında kendini otel ve altındaki lokantanın dibine gizlemiş iki yüz ya da üç yüz metre karelik bir salon.

Balkon bayanlara alt salon erkeklere; Öğrencilere Çarşamba ve cumartesi öğlen den sonra ve Pazar serbest ama okul müdürünün onayladığı filmlere. Gece sinemaya gitmek yasak öğretmenler baskın yaparlar 4. murat gibi kahve ve sinema baskınları düzenlenirdi sıklıkla macera sevenler zevk olsun diye gider sakatlanmayı göze alarak baskından kurtulmak için çoğu kendilerini pencereden atarlardı. Sinema önceleri 25 kuruştu. Sonra zam geldi 50 kuruş olunca çareyi sinemacı komşumuz Kadem ağabeyin elinin içine 25 kuruş bırakmakta bulmuştum. Kadem Ağabey çok uzun boylu ama sevecen bir insandı. Kocaman elleri sarı paralarla dolardı. Atmışlı yılların sonuna doğru öğretmenlerimiz bizlerle çok yakından ilgilenir sanki bizle arkadaş olmuşlardı. Bizleri bayram ve ev ziyaretlerine  kabul eder olmuşlardı. Ortaokul da öğretmenler bize birer öcü gibi gelirlerdi. Özellikle Abdi beyden Sadık beyden korkmamak herhalde mümkün değildi. Ama liseye gelen öğretmenlerimiz bizim arkadaşımız gibi okul bahçesinde birlikte nerdeyse kol kola gezebilecek yaşamında kendinden büyük hiçbir kimseyle değil sohbet etmek bir şey sorma cesareti bulamayan bizler için ifade edilemez bir durumdu.

        Öğretmenlerimizin bu yakınlığı bizde çok olumlu etkiler yaratıyordu. İnsan yerine konulmak çok değerli duygulardı. Kozasını yırtmış bir ipek böceği misali özgürleşmiş, artık kimliğimiz elimizdeki kitaplarımız olmuştu. Köy enstitüsü mezunu yazarların kitapları yeterli gelmemiş önce klasik yayınlar sonrada felsefi eserler ilgimizi çekmişti. Zaten halk partili olan Tamzaralıların gençleri yeni filizlenen siyasi yelpaze içinde solda yerlerini almışlardı. O zaman kitap bulacağınız iki yer vardı. Ya Şebinkarahisar Lisesinin kitaplığı (ilçede lise ve ortaokul birlikteydi.) yada Veli Yılmazın ev kütüphanesiydi.Yeri gelmişken Veli Yılmaz dan birazda olsa bahsetmek istiyorum. Veli köy çocuğu olduğu için okula geç gitmiş yaşının üstünde olgun. Bizden iki devre geride olmasına rağmen bizden çok ilerde biri; öğretmenler uluslar arası anma günlerinde konuşma için Veli yi görevlendirirler Öğretmenin hazırlanmadığı konuları hazır kuvvet Veli anlatır. Çünkü o lise birdeyken yazın dersleri tamamlamış ikinci sınıfın derslerini çalışmaktadır. Oldukça uzun boyluydu .İiri çerçeveli beyaz gözlüğünü hiç çıkarmazdı. Onun bizler gibi moda olsun ya da farklı görülmek için favori uzattığını olur olmaz espri ya da şaka yaptığını görmedim. Dedesi Şükrü Amcanın küçük bir bakkal dükkânı vardı. Derler ki dedesi veliyi okutmak için köyden gelmiş ve dükkân açarak şehre yerleşmiş, köyle bağlantıları devam ederdi. Bence Veli Yılmaz Türkiye’nin yetiştireceği en iyi beyinlerden biriydi. Normal ve vasat insanlar gibi davransaydı ülkede en önde söz sahibi olan yönetici ya da bilim adamı olurdu. O birincilikle bitirdiği Şebinkarahisar Lisesinden Hacettepe Tıpa değil sol fikirlerin daha gündemde olduğu İTÜ tercih etmişti. Uzun hikâye 70 yıllar çalkantılı yıllar bir sol fraksiyon içindeki dergi yöneticiliği.300 küsur yılla yargılanma uzun cezaevi günleri ve çok genç yaşta biten hayat işte Veli. Okul kitaplığının yetersiz kaldığı yerde arkadaşlar gider onun duvarları raflarla dolu içi kitaplarla sislenmiş odasına koşarlardı. Kendi adıma şunu söylemek istiyorum. Takalak Ahmet Dokutan ve sarı Mehmet Yazan ın okuduğu kitabı çok az insan okumuştur. Herhalde bu arkadaşlar birazda ders kitabı okusalardı başarıda onlara kimse yetişemezdi. Daha öncede söylediğim gibi Tamzaralı solu benimseyince onlar gibi olmamak için direnenlerde Milliyetçi ülkücü görüşü seçtiler. Güçüroğlu Hüseyninin üniversiteden getirdiği bu görüş ilçede özellikle demokrat partili aileyle, Avutmuş ya da köyden gelen gençler arasında çok tutuldu. Bu görüşü savunmak kolaydı örneğin ben Tamzaralı olmasam bu görüşü savunurdum. Şehrin ileri gelenleri köklü esnafı memuru öğretmeni sol fikirlere açıktı. Tamzaralı gençlerde usta çırak sistemi vardı. Ortaokul 1 den lise 3 kadar70 den fazla kızlı erkekli öğrenci gurubu 6 km lik yol boyunca birbiriyle sohbet ederken küçükler sessizce dinler fikir edinirlerdi. 2007 yılında Tamzarada sohbet ederken bana bize solu siz öğrettiniz, şimdi nerdesiniz tarzında sitem etmesinde haklılığı vardı biz onlara hiçbir şey öğretmedik ama onlara örnek olduk.

       Şimdi düşünüyorum da bu ülkede belki de tüm dünyada zor bir iş solcu olmak! İnsanlar için onların ezilmeden özgürce yaşamaları için mücadele edeceksin hiç hak etmediğin şekilde size Moskova’ya göndermek isteyen zümre senin uğrunda uğraş verdiğin halk olacak. O zaman birine bir şey vermek istiyorsan kendini ondan farklı olmadığına inandıracaksın. Onun gibi yaşacak ve onu asla küçümsemeyeceksin. Hep böyle yanlışlıklar yapıldı ve devam ediliyor. Halka yukarıdan bakanlar onu cahil ve işe yaramaz görenler onu asla yanlarında göremeyecektir. Ben iyi nutuk atan ,felsefi konuşmalar yapan ya da 70 yıllarda yaşanan kavgaların içinde olmadım. Siyasi fikrim benden önde olmadı fikrim için başkalarına için  kötü düşünmedim.. İlk öğretmen olduğum hayatımda Tamzara kadar sevdiğim Ahmet bey. Kendini Ergene havzasının kollarına  bırakmış bol verimli toprakların yurdu. Yaşamımda tanıdığım ilk dağsız tepesiz bir yer. Köylülükle şehirliği bir yaşayan medeni insanların vatanı. Ahmet Bey ortaokulunda ve Lisesinde öğretmenken ne solcuları sağcılara nede sağcıları solculara ezdirdim. Hep dengeli davrandım karşı mahalleden gelen ülkücü öğrencileri okul çıkışında kasabadaki jandarmaya teslim eder bazen de refakat ederek çarşıdan geçirirdim. zor günlerdi.Lisede olay var disiplin kurulu toplanacak  disiplin kurulu başkanı müdür yardımcısı görevini bıraktı.İş kaldı bize bir bayan öğretmenle ifade alıyoruz, almak kolayda neticesi zor.Okuldan kısa süreli uzaklaştırma veriyoruz.Ertesi gün sabah okula gittiğimizde her taraf kırmızı renge boyanmış büyükçe yazılar “ disiplin kurulundan hesap sorulacak” gerçi onlar benden hesap sormadılar inanıyorum hiç de sormazlardı, ama Adalet partililer durmadı oğlum Serdar 2 yada 3 yaşlarında  Ecevit rüzgarının ülkeyi silip süpürdüğü günler rahmetlik Turan Güneş kasabada miting yapıyor.Kan bağı olmayan en yakın akrabamız Nuran abla kucağın da serdar yakasın da Ecevit resmi  Recebin kahvesinin önünden izlerken gördüm durumu yanımdaki arkadaşıma söyleyerek gittim oğlumun yakasından resmi çıkardım.Eyvah o da ne Karşı mahallede Atatürk İlkokulunda öğretmen sevgili eşim Kezban Nazlı  babasının kızı oda şadırvan tarafında mitingi izliyor.hemen uzaklaştırdım  ne fayda haberler hemen  uçurulmuş Lüleburgaz’a , üstüne üslük Halil Başol konvoyu geçerken Cumhuriyet İlkokulu öğrencilerinden bazıları yuh çekmiş. Çok geçmedi 14 öğretmen sürgün kimi Rize Fındıklıya bizde Elazığ Maden bürokratlar her zaman akıllıdırlar. Solcuları sağcıların yoğun olduğu yere diğer iktidar döneminde de sağcıları solun hakim olduğu yere sürerken korkudan gitmeyenlerin yerini yandaşlarına bırakmak. Soruşturma ya da yargılama yok mu diyenler olabilir. Ama o zaman it izi kurt izine karıştığı günler hak aramak nerde derdini kime anlatasın. Mahsuni Şerifin dediği muhtar hikâyesi. Minareyi çalan kılıfını uydurmuş. Yılar sonra Bayburt Milli Eğitim müdürü olduğumda baktım ki uyanıklar dosyalara tayin istek yazıları eklemişler. Hiç hak etmediğimiz sıkıntılar çektik.      

        Allah verdiğinden Adalet partisnden11 vekil ayrılınca Ecevit hükümet kurdu bizimde sürgün maceramız şimdilik sonlandı. Bu olaylar olurken kasabada bakkal Adalet partili Hüseyin Ötenin dükkanından çıktığımı daha önce gören öğretmen Fahri Bey tayinler durunca  Gören ağanın kahvede tavla oynarken – Git Demirel in elini öp . diye bağırdı. Uzun zaman dargın durduk. Sol mu haklıydı? Sağ mı? ya da Demirel mi ? Ecevit mi? Bence hiç biri ancak yaşanması gereken günlerdi yaşandı. Ecevit in Edirne mitingi var herkes gibi otobüs kamyon ne bulursak hepimiz Edirne deyiz. Selimiye Camisinin önü hayatım da gördüğüm en büyük kalabalık. Ecevit! Kıbrıs fatihi seçim otobüsünün tepesinde. Rahşan Hanım kenarlarda bayanlarla sohbette. Ben mi?  Tabiî ki kendimi koruyacak bir duvar dibinde, kulakları çınlatan bir gürültü. —Halkçı Ecevit!  Otobüsle ana cadde arasında bir kaynaşma oldu. Bir sol guruba mensup gençler pankart acınca Ecevit in o tarafa döndüğünü gördüm. Hayatım da gördüğüm en acımasız kavgalardan biri oluyor. CHP li gençler nerden getirmişler elerindeki sopalarla sol guruptakilere öyle vuruyorlar ki hani Allah yarattı demiyorlar denecek şekilde gençler canlarını zor kurtardılar. Düşündüm bu mu insana saygı düşünceye saygı emeğe saygı. Herkes kendini kral karşısındakini maraba görmekten ileri gitmemiş. Şu bu fikirde olmaktansa öncelikle insan olmanın gerektiğine bir kere daha inandım. Bundan sonra fikrimin kölesi olmaktansa fikrini yöneten biri olmaya karar verdim. Öncelikle insan olmak için demokrat olmanın başkalarına, onların fikir ve düşüncelerine saygı duymakla eşdeğer olduğunu anladım. İyi ki de anlamışım böylece insanları bir birine ezdirmeden daima zayıfın yanında olmanın erdem olduğunu25 yıllık yöneticilimde anladım ve yılmadan uyguladım. Her zaman farklı düşüncelerin insanları doğruya götüren zenginlik olduğunu bilmeliyiz. Neden? Solcu olmayan sosyal demokrat olamaz mı? Milliyetçi ve ülkücü olmayan vatanını bayrağını milletini halkını soyunu sopunu sevemez mi? Maneviyatçı ve dinci olmayan dinine bağlı ait olduğu dininin gereklerini yerine getirip bu davranışla gurur duyamaz mı? Her yer parsellenmiş kimse kimsenin sınırlarına giremez sanki. Bunları hepsini yüreğinde taşıyan o kadar insan var ki. Benim kayınpederim rahmetli öğretmen Adnan Yıldırım Atatürk öğretmeni ve Ecevit aşığıydı. Her zamanda solcu olduğunu açıkça söylemekten çekinmezdi. Ama vatanını milletini bayrağını seven, beş vakit namazını orucunu bırakmayan biri idi. Başka bir örnek Bayburt da caminin kapısını tanımayan kişilerin komünist deme cüretini gösterdikleri Hasan hocam beş vakit namazını hep kılıyordu. Niye bu kadar katı ve her meseleye at gözlüğüyle bakıyoruz.68 kuşağı ve sonrası hep bu felsefeyle yetişti. Kendi gibi düşünmeyene değil hoş görü göstermek yaşama hakkı bile tanınmaması esastı. Radyo da haberleri dinlerken şu anons beni hep şaşırtırdı._ Lübnan da solcu Müslümanlarla sağcı Hıristiyanlar çarpıştı. Hep şaşırırdım solcu Müslüman olur mu diye. Solculuk daha entel dini konulara değer vermeyen kendini toplumun üstünde gören, ama onu küçümseyen tüm çabasının kendisinden farklı gördüğü halkın emeğinin korunması, ezilmemesi esasına dayanırdı. Seviyesine inemediğiniz yukarıdan kuş bakışı izlediğiniz toplumlara değil rehberlik etmek para bile dağıtsanız yararlı olamazsınız. Ait olduğumuz değerlere sahip çıkmak zorundayız. Yoksa birileri çıkar elimizdekini alır bizde ortada kalırız. Müslüman olduğu halde camiye gitmeyen birinin cami sakallı cübbeli sarıklılara kaldı demeye hakkı yoktur. Sende takım elbise kravatla modern giysilerle git çoğunluk eline geçmese bile seninde var olduğunu anlat onlara. Küstüm oynamıyorum. Zamanı değil Şairin dediği gibi “Sahipsiz Vatanın Batması haktır, Sen Sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Başkalarını suçlayarak sorumluluklardan kurtulamayız. Yıllardır hac ibadetini yapanları softa ya da elini etniğini dünya işlerinden çekmiş işe yaramazlar olarak düşünenlere! 2007 de eşimle birlikte bende hac ibadetimi yaptım. Belki sizler hem emekli öğretmen, hem de tamzaralısınız çizdiğiniz profile uymamış diye bilirsiniz.  Olabilir beklide haklısınız. Bense şunu düşünüyorum “ ısırganı eliyle tutmayan onun tatlı yakışını bilemez”.Yalnızca içinde yaşam boyu bilmediği bir korku kalır, merak bile edemez. Korku vesvese insanları yanlış saplantılara sokar. Ben korkumu yenmek için bilmediğimi denedim. Bizim kafilemizdekiler çok farklı hacılardı Bayan olsun erkek olsun kardeş gibiydik sabah karşılaştığımızda birbirimize günaydın diye selamlar beraber kahvaltı eder uzun tatlı sohbetlerimiz, kahkalarımız bitmezdi. Eşler Kâbe nin içinde bile el ele dolaşıp. Yan yana ibadet edebiliyorlar bayanın arkasında erkek ya da erkeğin arkasında bayanın olması hiç sorun olmuyordu. Demek ki yobazlık veya bağnazlık insanların kafalarında ve onların az gelişmiş küçücük beyinlerinde gizlenen kendine ya da başkasına olan güvensizliğin korkusudur. Kırsal kesimden gelen insanlarda eşinden uzakta olmak onu suç işlemekten alı kor düşüncesi az olsa hâkimdi çünkü ibadette eşleriyle birlikte olmak yerine kendi hemcinsleriyle olmayı yeğleyen azda olsa insanlara rastlamak mümkündü. Köyün deki eşiyle birlikte görülmeyi ayıp sayan düşünce oralara kadar sirayet etmişti. Ama beklide ben görmek isteğimi gözlemlemiş olabilirim. Eğer okuyan dinleyen olursa ben de laf çok ama düşüncelerimin doğruluğunu ben bile bilmiyorum. Sizlerin de zihninde bir takım soru işaretleri oluşsun ve geçmişi birde Memiş Mehmet Kütükçünün gözünden görmeniz için yazdım. Okuyanlara, düşüncelerimi paylaşanlara:sağ olun! sizinde fikirleriniz paylaşılsın düşünme yeteneğiniz daim olsun” dileğimle  Saygılarımla 

14.06.2008 Ankara 

                                                                           

 

 

PostHeaderIcon Erinde Gecinde

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar
Çarşısı'nı geziyormuş... Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar
yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın"
yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir
keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.
Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır. "Hayırdır" der satıcıya,
"Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"
Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana
bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına
doluşuyor" diyor. "Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan
keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.
"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 300 altın..." Parayı veriyor;
hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını
koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken; Padişah gürlüyor: "Bu
kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç
ancak budur." der...

Alıntı

 

PostHeaderIcon Alıntıdır

Bekçi

Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak, 500
TL maaşla, bir bekçi işe almaya karar verir.
Bir süre sonra düşünülür ;
''Peki talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak''
Bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere, 750'şer TL
maaşla, iki kişi işe alınır.
Bir süre sonra
''İşleri yapıp  yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz'' diye
düşünülerek, 1.000'er TL maaşla, iki denetmen işe alınır, biri denetim
yapar diğeri raporları yazar .
Bir süre sonra
'' Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek '' diye tartışılır ve
1.500'er TL maaşla, bir malimüsavir, bir katip, bir de istatikçi işe
alınır.
Bir süre sonra ;
''Peki bunlardan kim sorumlu olacak.'' Diye düşünülür ve 5.000 TL
maaşlı bir müdür ve 3.000'er TL maaşla iki de müdür yardımcısı işe
alınır.
Bir süre sonra, ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları
kısmak için bekçi işten çıkartılır...

Son Güncelleme ( Cuma, 30 Nisan 2010 14:03 )

 

PostHeaderIcon Mehmet KÜTÜKÇÜ'ye Teşekkürler

TAMZARA

         Kale burçları gibi sıralanan doğu Karadeniz dağları, Kuzeyin      rüzgârını, nemini,  denizin kokusunu güneye bırakmayan sıra dağlar.Eğri belden güneye doğru gidildikçe bozkırlaşan eteklerini süsleyen vadilerin yamaçlarını yeşile boyayan çam ve meşe ormanları ve bollaşan kaynak suları. Yataklarını oyarak oluşturdukları vadiler.Gittikçe çoğalan suyun derin bir kanyondan çıkışı, sanki özgürlüğüne kavuşmuş ve sevincini önünde nefes alabileceği doğayla paylaşırcasına bazen minik notamsı şırıltılar, bazen de taştan taşa çarpan berrak suyun kulakları tırmalayan uğultusu Ispağagüney ve Kısıkta yankılanmaktadır.  

         Artık yaylaların tertemiz suları arzuladıkları mekâna ulaşmış, Tamzara ırmağı olmanın gururuyla akıp gitmektedirler engin denizlere doğru. Dünya kuruldu kurulalı böyle hükmetmiş Yaradan. Irmağın geçtiği vadinin doğu yamaçları Hacı kayasıyla, batı yamaçları ise Kayabaşı ve Kale boynuyla çevrilmiştir. İnsanların en kutsal uzvu vardır ya ‘göz’ üste Allahın yarattığı kaş. Alt sınır göze ben buradayım dedirten simsiyah sürme. Her canlının gözü olurda dünyanın gözü olmaz mı? Tabi ki olacak hem de bir sürü. İşte! Tamzara da dünyanın bu güzel gözlerden biri. Hilal kaşı Kayabaşının devasa simsiyah granit yapısı, sürmesi de kaşı kıskandıracak kadar azametli Hacı kayası. Kaş ve sürmenin arasını dolduran göz bebeği; işte! Tamzara.  İlkbaharda yem yeşil sonbaharda ela. Derler ya Yaradan bezenmişte yaratmış, göz pınarlarından yaşlarını bile eksik etmemiş Coynasıyla, Yedi pınarıyla ve daha ismini sayamayacağımız sayıda billur gibi kaynak sularıyla, gözesiyle.                                                                                                                                               Güneyde Fireksuyu yatağının yamaçlarından fışkıran maden suyu. 1960’lı yıllar; Tamzaralıda heyecan çok. İlkleri yaşamanın keyfi yöre insanına haz veriyor sanki. El dokuması tezgâhları için 1950li yıllarda çok kimsenin adını bile duymadığı iplik kooperatifi kuran Tamzaralı,  beklide civardaki tek örnek kendi emek ve güçleriyle kurmayı başardıkları hidroelektrik santralı. ‘Birlikten Kuvvet Doğar’  özdeyişini yalnız eserlerine yazmayan tarihe mal eden; Tamzaralı için hedef boşa akan maden suyunu şişelemek ve Tamzara adını bir daha haykırmak. Başarır da özel teşebbüs örneği olur maden suyu şişeleme tesisi. Habib ağanın Kadir bir afiş yapar ortaokulda yemek yemekten şişkolaşmış bir zat yediği ağır yiyecekleri sindirmek için eline geçirdiği Tamzara maden suyunu içince bir oh! Çeker. Ve der ki                      --- İyi ki Tamzara maden suyu var. Afiş güzel sözlerde güzel olunca resim öğretmeni Namık Bey de durur mu?  Kadir’e notun on diye seslenir. Günlerce yayan yapalak okula giden öğrenciler Kadir’i görünce seslenirler, peşinden ‘ Oh! Be iyi ki Tamzara maden suyu var.’

       Halkevinin bahçesinin kenarında bilye oynayan çocuklar Yedi pınardan aşağıya doğru inen yaşlı zatı görünce birden saygıyla toparlandılar. Rüştü Bey di gelen ortanın üstündeki boyunu özenerek giydiği elbisesi daha da uzun gösteriyordu. Başındaki fötr şapkanın dibinden kulağının üstünü kaplayan kahverengi kitle sanki ona ayrıcalık vermekteydi. Hâlbuki yeterince farklıydı diğer komşularından, Eski belediye başkanıydı ilçenin, en güzel ev, en güzel bahçe en güzel elmalar onundu. Dahası mı? Dört oğlu da profesördü, Allah için hepsi büyük adamlardı. Kendisi belli etmese de Tamzaralılar hep övünüyorlardı. Ankara Tıp fakültesinin psikiyatri profesörü Muharrem Beyin hemşerisi olmaktan. Çocukları görmemiş gibi davranıp çarşıya yöneldi. Eski uğraşlarına dönen çocuklar hiç bir şey değişmemiş gibi fasulyesine bilge oynamaya dönmüşlerdi bile. Çamurdan katmerleşen  elleri bilgeyi atmak için sanki makineleşmiş gibiydi. Cam bilyelerin birbirine çarptığında çıkardığı ses çocukların ince seslerini daha da güçlü yapıyordu.

       Tamzara çarşısı, Giresun yolunun içinden geçtiği, doğuda çam ağacının gölgelediği içinde akan doğal fıskiyeli kaynak suyunun süslediği kuş seslerinin kesilmediği küçük bir park. Bitişiğindeki Çekiç Mehmet’in kahvesi, yanında baraka bir terzi dükkânı kerpiç ve iki katlı kahvenin yanında çamur sıvalı 8–10 metrelik terzi dükkânı minicik kalmakta önüne konulan birkaç sandalyeyle sanki kahvenin eklentisi gibi durmaktadır. Sabahları erkenden dükkâna gelen terzi çırağı Köylü Şerifin oğlu Yılmaz ilk iş dükkânın toprak zeminini sulayıp süpürmeyle işe başlardı. Geceden kalan muhabbet artıkları şişe ve bardakları özenle toplar yıkanacakları , su getirmek için eline aldığı kiloluk rakı şişesiyle birlikte Çavuş pınarına yönelirdi. Her şeyi düzenleyip masada kalan kumaşları da rafa yerleştirince artık kömür ütüsünün temizlenmesi ve yeniden kömürle doldurulma işi kalırdı o da bitince. Ustasını yani amcaoğlu Terzi Ekrem'i beklemekten başka yapacak işi kalmayınca kahvenin önünde muhabbet edenleri sessizce dinlerdi.

     Bu gün kahvenin önünde epey kalabalık birikmişti. Ankara’dan gelen Muharrem beyin başını mahallenin eşrafı çevirmiş hal hatır soralarken;  fırsat bulunduğunda hazır her derde deva doktor ayaklarına gelmişken, ya kendilerini veya yakınlarının sorunları sıralanmakta ve doktorun söylediği nükteli her söz kahkaha tufanına dönüşmekteydi. Parkın köşesinden yeni yıkadığı ellerinden akan suları ceketinin içine silmekle uğraşan duvarcı ustası Mızık Recebin oğlu Asım görüldü. Birden muhabbet kesildi. Gözler Tamzaranın gülü Asıma doğru çevrildi. Tamzarada onu sevmeyen olamadığı gibi şehirde bile nam yapmıştı. Kimileri deli deseler de beklide veliydi. Karşıdan Muharrem Beyi görünce şapkasının uçunu kaldırıp, ceketinin içine sildiği ellerini sağa sola sallayarak adımlarını sıklaştırıp kalabalığın içine karıştı. Işıldayan gözleriyle etrafı süzdükten sonra ceketinin iç cebinden çıkardığı zamanına göre en pahalı sigara paketini kimseye çaktırmadan doktora uzattı. Doktor sigarayı alınca etraftakilerin paketi araklamalarına fırsat vermeden elinin içine sakladı. Masadakileri inceledi daha kime sigara vermesi gerekiyorsa hepsine tek tek uzattı bir tanede kendi ağzına koydu. Ağzındaki sigarayı arkasına geçip kapan delikanlının peşinden feryat figan bağırmaya başladı. –Haram olsun sana acın oğlu! Git başımdan. Diye ağlamaklı bir sesle kendini acındırmak istiyor gibiydi. Peşinden kahveciye seslendi                                                                                                     --- Çekiç! Ağamın kahvesini yap. Zaten kocaman kulpsuz fincanda bol köpüklü kahvesi gelmişti doktorun. Büyük bir özlemi giderir gibi dudaklarına götürdüğü fincandan höpürdeterek bir yudum içip, bir oh çekti. Gerçekten çok özlemişti ana yurdunun, komşularını, akrabalarını, Asım’ı herkesi her ve şeyi. Çünkü o bir Tamzara aşığıydı. Burada yaşamayı beklide burada ölüp Alıçlı mezarlıkta kıyameti beklemeyi çok istiyordu. Öğlede yaptı, Tamzarada ölmedi ama vasiyeti gereği Alıçlı mezarlığı tercih etti beklemek için sonsuzluğu. Kahvecinin getirdiği bardaktaki suyu geri gönderdi.                                                                                                                                            __Çocuğu gönder bana Çavuş pınarından tasla su getirsin. Diye seslendi. Kocaman kalaylı bakır tası kapan kahvecinin oğlu İhsan koşarak kütür kütür yalağına akan bacak kalınlığındaki sudan tası çalkalayıp doldurarak döndü. Saygıyla doktora uzattı. Nefes almadan bir süre kana kana suyunu içen doktor kafasını yana eğerek kalan suyu başından aşağıya boca etti. İhsana tası uzattı, elleriyle saçlarını geriye doğru düzelti, yaş ellerinin yüzüne sürerek kuruladı. Keyfi yerindeydi. Akşamın mahmurluğunu üzerinden atmış, biraz olsa da özlem gidermişti. Ayağa kalkarken elini cebine sokup çıkardığı para tomarının içinden en büyüğünü Asımın eline sıkıştırdı. O Asımın toprak bastı hakkıydı. Bunu dışarıdan gelen herkes bilir aynı yolla halelleşirdi Asımla. Masadakilerden müsaade isteyen Muharrem beyi etrafındakiler saygıyla uğurladılar. İşi olanlar işlerin başına dönerken Asım cebinden çıkardığı cüzdanına özenle yerleştirdi parayı

    Yan masada birkaç yeni yetme genç sohbet etmekteydi. Biri sessizce                      ___Bu Muharrem bey var ya kışın bile Ankara’nın soğuğunda her gün soğuk suyla çimermiş. Daha büyükçe olanı ___ Bizde aynı işleri yapmadık mı? O keyiften, biz çaresizlikten. Demişler ya! Şeytan adamı aldatır ama suyunu ısıtmazmış. Adına ister hamamcı oldum desinler, ister şeytan aldattı, isterse cünüp oldum desinler hepsi aynı kapıya çıkar. Yazın iş iyi her suya dalar çıkarsın tamam ya kışın? Sözünü küçüklerden biri keser:                                                                            ---Ağabey! İmamı sohbet ederken duydum. Cünüpken evden dışarı adım atılmaz dedi. Lafı kesilen birazda sitemle ___ Oğlum! Sanki evimizde hamam kurna var da bizde keyfimizden ırmağın buzunu kırıp suya dalıyoruz, o soğukta. Suya girince; kızgın demirin suyla buluştuğunda çıkardığı "çoz" sesi olmasa da onunki gibi buğu kaplar ırmağı. Sudan çıkınca önce donunu giyeceksin, gelen giden olur, hem de en delerli yerlerini de korumuş olursun.  Sakın unutmayın başınızı ya kazağınıza ya da ceketinizin içiyle kurulayın. Kıçınız donmasın derken kafayı üşütürsünüz maazallah. Bir tarafta Allah korkusu, diğer tarafta Anadan babadan utanma kim bilir kaç genç pisipisine telef oldu. Zatürree olup yavuklularına hasret gitti. Öbür dünyaya. Diyerek sigarasından bir nefes daha çekti. Dinleyenler tava gelmiş meraklanmışlardı. Devam etmesi gerektiğini düşündü. Kahvenin camını tıklatarak eliyle çay getirmelerini işaret edip söze kaldığı yerden devam etti.                                                                                                                                                                __İsmi lazım değil bir ağabey anlatmıştı.  Kar bele çıkıyormuş, çetin bir kış anası babası ve kardeşleriyle toprak damlı evlerinde yatmaktayken, şeytanın işi yok ya bunu aldatmış. Uyanmış ki etraf berbat. Ortalık ağarmak üzere ya babası namaza kalkarsa boku yedi. Sessizce doğrulup, herkesin uyuduğundan emin olunca kendini kapıya atmış, Yalın ayak karlara bata çıka Yedi pınardaki çeşmelerden birinin yalağına atmış kendini. Aksilik bu ya kahveyi açmak için evden mangalla camiye gelenlere ateş götüren Hasan ağa çeşmenin yalağına batan çıkan karaltıyı görünce mangalı atmasıyla birlikte başlamış kaçmaya. Tangırtıyı duyan ağabey suyun soğuklunu bile unutmuş; ya babası da uyanmışsa. Hapı yuttum demiş kendi kendine. Donunu giyerken koşmaya başlamış karların arasında doğrudan ahıra dalmış. Evde en sıcak yer orası. Dişleri birbirine vururken babasının öksürüğüyle irkilmiş. Allahtan iç gömleklerini sırtına geçirdiğinden nefesi genişlemiş, helâdan geliyormuş rolü yapıp yatağına girince çok beddua etmiş kör şeytana. Hem muhabbete hem de içilen çaylara teşekkür eden yeni yetmeler. Malların geleceğini söyleyip uzaklaştılar sohbetten.

      Karşı kahvelerde oturanlarda birer ikişer kalkmaya başladılar. Bakkaldan fırından alacakları olanlar o taraflara yöneldiler. Derinden bir motor uğultusu gelmişti. Gelen belediyenin yolcu taşıyan kınalı Ford kamyonunuydu ve beklemek lazımdı. Her akşam aynı kişiler gelse de değişiklik oluyordu. Nefesini kıçından alan yaşlılar gibi, kendini bile zor götüren kırmızı burunlu, ahşap kasası brandayla örtülü, kasasında ayakta yolcu taşıyan kamyon çarşıda durdu. En keyiflisi şofördü. Çünkü hiç değilse her zaman oturacak bir koltuğu vardı. Bir kaç Liseli genç arka kapak açılmadan atladılar aşağıya. Aceleleri arka kapağı açıp şehirden gelen yaşlı esnafı, resmi dairelerde çalışan memurların inmesine yardım etmekti. Birer birer insanlar dökülürken aşağıya ellerinde getirdiklerini arabanın yanında bekleyen çocuklarına uzatıp yan gözle de etrafı süzmekteydiler. Arabadan en son kısacık boyuyla etrafa gülücükler dağıtan biletçi Arif indi. Parmağına doladığı lastikle yırtığı bileti “biletçi “diye seslenip dağıtarak yolculardan para toplamaya çalışırdı. Çay içmeye davet ettilerse de yolcu yolunda gerek diyerek tekrar kamyonun kasasına bindi. Çünkü daha iki sefer yapmaları gerekiyordu. Önce Avutmuş sonra Bir oğul mahallelerine gidecek yolcular sırada bekliyordu kınalı Ford’u. İki manevrada dönen kınalı Ford yola koyulmuştu. Bile. Sabah akşam Tamzaradan yolcusu çok olurdu kınalı Ford’un yaşlılar kendilerine yer kalmıyor diye gençleri azarlar ve arabaya bindirmezlerdi. Öğrencilerin kimi ortaokula kimi liseye giderdi. Zaten yol parası on beş kuruşta olsa her zaman bulunmazdı.  Herkes biletçi Arif amcanın gözünün içine bakardı. Sanki bu gün beni beleşçi yap diye yakarır gibiydiler. Haklıydı çocuklar bu işin birde öğleni vardı. Ya evden çantalarına kuru ekmek koyacaklar, ya da çarşıda diğer arkadaşları gibi öğlenleri fırınları doldurup hamur tahtalarının arasında ayak üstü on beş kuruşa yarım ekmek alıp karınlarına indireceklerdi. Mübarek ekmek mis gibi kokardı. Onu yerken zevk almalıydın. Çünkü bulamayan çoktu yarım ekmeği. Önce koklamalı kokusunu hissetmeliydin, sonra yumuşak kısmını katmer gibi kat kat ayırıp çiğnemeli, geriye kalan kabuk kısmını da fırındaki çeşmenin suyuna tutup ıslatmalı, suyla yumuşatmalıydın. Hem karnın daha çok doyar nem de çarşı ekmeği yemenin zevkine varırdın. Daha sonra elini musluğun altına tutup kana kana güzel bir de su çektin mi?  İşin fıstıktı, öğlenden sonraki iki saat dersi dinlemeye sonunda altı km yolu yürüyüp akşam evine gitmeye hazırdın. Artık. Eve gitmek yeter mi? Malların altı temizlenecek, sulanacak, sağılacak, her iş bitince anan ne yapmışsa hane halkıyla birlikte çala kaşık yenecek. İş bununla bitse ne ala sabah erkenden kalkılaçak okula gidilecek; okula  erken gitsen  öğretmenler  gelmediği için kapı önünde beklersin, geç gidersen idareye gönderir öğretmen insafsızsa. Müdür odasının kapısında beklersin sorgu sual için kimse de sormaz nesin? Kimsin? Ne yer ne içersin? Sorgulamaz ne sizi nede vicdanını. Gür sesiyle okul müdürü:  _  Niye geç kaldın? Derken sen daha kem küm etmeden elinde şaklayan cetvelin açısıyla ufalanıp kıçına bakmadan koşarsın sınıfına. Evi yakında olan şehirli çocukların kızaran avuçlarımızın içine bakıp alaylı gülüşlerine ancak içinden “ şehirli piçler “diye küfretmekten başka yapacağın yoktur. Zaten

     Günler günleri kovaladı Karadeniz türküsünde dendiği gibi efkârlı günlerimize geldi çattı ramazan. En bereketli ve en zevkli ay ramazan ayı idi Tamzara için her ne kadar bazı münafıklar Tamzara’ya ramazan gelmez deseler de. Ramazan ayı bir farklı geçiyordu. Çarşı kalabalıklaşıyor, insanların ortak davranışları çoğalıyor, herkes hemen aynı zamanda yatıyor, uyanıyor veya yemek yiyordu. Hepimiz akşam olunca artık kuru ekmek yerine yumuşak pideleri yeme lüksüne erişiyorduk. Çarşının batısında diğer kahve bakkal ve çukurda fırın mevcuttu. Güneye yönelince halk evinin altında şadırvan yanında ahşap tarihi camisiyle kendi halinde mütevazı herkesin az çok ihtiyaçlarını göre bileceği çarşı bir bakıma insanların toplanma yeriydi. Çukurdaki fırında Tevfik usta kocaman guatrıyla dönmekte zorlanan boynunu çevirmeden fırına attığı pideleri küreğin ucuyla alıp çamın dibindeki tezgâha fırlatıyordu. İlçenin Tamzaralı hayırsever tüccarları yakınları ve tanıdıkları için ramazan ekmeği tembihliyorlardı fırıncıya. Bu bir görenek olmuştu yöre için Köksallar, Dönmezler ve bir sürü esnaf yakınlarının sevindiriyor ve kısaca ekmek bağlıyorlardı. İkindi olunca tembihlenen çocuklar camın önünde sıraya geçip, verilen pideyi kapıp evlerinin yolunu tutuyor, eve koşarken kaleden atılacak topu sesine kulak dikiyorlardı. Akşam iftarda yenilen pideden kalan parçalar sahurda yumurtaya batırılarak kızartılıp yenerken hem yardım edenlere hem de Yaratana dua ediyorlardı.

     İkindi ezanı okunmuş üç beş cemaat taş merdiven den camiye doğru yönelmişti. Parkın köşesinde, telin arasına sıkıştırılan çatapat mantar, Kölük Hasan ağanın ayaklarının dibinde patladı. Aman Allah’ım bu ne küfür bu ne hiddet zaten günün açlığı yorgunluğuyla patlamaya hazır Hasan emi. Sözü yetmeyince tuttuğu sandalyeleri yerlere atıyor kırıp döküyordu. Etraf sessiz, şakayı yapanlar belli, bir gün değil ki her akşam tekrarlanan olay Hasan emi sakinleşip evinin yolunu tutuncaya kadar gülemiyorlar bile. Şehirden fırından tatlı maya denen pastamsı bir ekmeği almaya gelenlerde bile ses yok.  Hasan eminin uzun boyunun okul önünden kaybolduğunu görenler artık basıyorlar kahkahayı.

     Akşam top atılıp ezanın bitmesini beklemeden iftarı bozanlar, sofralardan ilk kalkanlar, sigara müptelaları. Çorbayı kaşıklayıp, akşama kadar özlemini duydukları sigara için büyüklerin yanından koşar gibi uzaklaşıyorlar çarşıya.                                                                                                                                                       Her geleni önüne kahveci mis gibi kokan çayları sürüyor. Keyifle çaylarını yudumlayan evli barklı gençler teraviden sonra kuracakları oyun için şimdiden kendilerine arkadaş bile seçiyorlardı. Artık karnını doyuran yaşlı erkekler de tek tek kahveye taşınmakta, içtikleri kıtlama çayla günün rövanşını alır gibiydiler. Erkek çocuklarda babalarından dedelerinden geri kalırlar mı? Hiç. Oruç tutmanın ödülü olan harçlıklarıyla aldıkları leblebi bisküvi gibi iftarlıklarını teravih namazını beklerken şadırvanın peykesinde atıştırıp arkadaşlarıyla yarenlik etmekteydiler. Mahallenin yaşlı kadınları başlarındaki atkılarını savurtarak çarşının arkasından caminin taş merdivenlerine yönelirler. Erkekler gelmeden önce camide kendilerine ayrılan perdeyle bölünmüş yerlerini tıka basa doldurur, namaz öncesi kısık sesle dedikodu yaparken birlikte olmanın heyecanını yaşarlardı. Seslerini müezzin Çakıcı muharrem duyarsa yüksek sesle uyarır bir bakıma bende buradayım der gibi yapardı.

       Yatsı ezanı okunmaya başlayınca yaşlı erkekler birer birer caminin taş merdivenlerine yönelirler. Onları çocuklar takip ederdi. Orta yaşın altındaki erkekler meydan kendilerine kaldığı için oyun masalarına yerleşmek için kendilerine tahta perdeyle ayrılan danalık ismi verilen bölüme sahura kadar kalmak üzere gecerlerdi. Ramazanın son günlerinde imam ilahilerle uğurlama yaparken kadınlar bölümünden ağlama sesleri ta ön saflarda bile duyulurdu. Her halde en sulu göz babaannem küpelinin Memnune’siydi. Hem ağlar hem giderim misali en çok o ağlar camiden de en önce kurşun gibi çıkar, hemen evine, işine, kollu dikiş makinesiyle yetiştirmesi gereken köylülerin karılarına aldıkları esvapları bayram için dikmeye koşardı.                                                                                            Kahvede sahuru bekleyen erkeklere güvenen hatunlar işi zordu. Onlara güvenirsen bir bakmışsın ki horozlar ötüyor. O gün çoluk çocuk aç tutacaktır orucu. İşitecekleri laf azarda çabası. Tedbirli olmak lazım en iyisi mi? Tilki uykusuna yatıp zamanında sahur sofrasını kurmak, evin erkeği gelmemişse kahveye çocuk göndermek en sağlam yol oluyordu. Kahvenin daimi kadrosunda Kasap Recep, Küpelinin Kemal, yanık Kemal, Kamil ağanın Cengiz, Köylü Osman’ın Hulusi olmak üzere kadro günden güne azalıp veya artıyordu. Az da olsa işin uçunda para olunca yenilenin gözü sahuru falan görmüyordu. Kahvenin dışında oyunun bitmesini uykulu gözlerle bekleyen çok çocuk gördüm. Tabii birlikte beklemişizdir babalarımızı agabeylerimizi.

         Kışın bittiği baharın elinin kulağında olduğu günler gelmiş;ırmak kenarından başlayıp dağların eteklerine doğru uzanan yeşillik doyumsuzlaşmıştı.Artık koyunlar yavrulamaya başlamış,meleme sesleri kuş cıvıltılarına karışmıştı.Kışın baskısından kurtulan özgürleşen tabiat tüm çoşkusuyla insanlara kuçak açmış,mahallenin kadınları önlerine bağladıkları keşan peştamallarla tarlalarda pancar toplama yarışına girmişlerdi.Ellerinde bıçakla yemlik, sütleğen,dikence ve bir sürü otun kökünü oyan ve aldıklarını çabukcak peştamallarına atan yaşlılar bir taraftanda gençlere öğüt verir ve en kıt ayın baharın ilk ayları olduğunu artık kilerlerde geçen yıldan ne varsa bittiğini bu aralar yenecek ya pancar  ya da süt çorası olduğunu anlatırken; ağrıyan belini dinlendirmek için doğrulan Sabire hatun --- Beni iyi dinleyin hanımlar:Bu günlerde kilerde ne varsa tükendi. Yağ yok,un yok,yarma,bulgur dersen onlarda elveda etti.En iyisi süt çorbası. Sütün yağı var başka yağ istemez. Biraz bulgur da buldunmu oldu sana mis gibi bir yemek arada bir yenirse şifa olur ısırgan;  aman unutmayın gök gürlemeye başladı mı, ısırgan yağlaşı yapmayı ihmal etmeyin kışın kirlenen kanı temizler.

 

 

       Tamzara ilkokulunda dersliklerine girmek için sıralanan öğrençiler marşlar söyleyerek okulun etrafında uygun adım yürümek için öğretmenlerinin komutunu beklerken baş öğretmen Hasan beyin sesi duyuldu.Uygun adım marş! komutu bitmeden beşinci sınıflar kolarını sallayarak "Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar" diyerek arkalarından gelen küçüklerine yol göstermekteydiler.Okulun duvarının yanında Memiş Emine hatunun evinin önünde her gün devam eden kalabalık içinden bir bayan sesi---Emine ana bu hafta hap sırasını bana verirmisin? Geline peynir yapacağım.Deyince diğer kadınlar Emine anaya baktılar. Oda hepsini şöyle bir süzdükten sonra ---Tamam kızım hap sırası senin olsun. Yer evinde kurulu krema makinasında sütün kremasını ayırmak için ahenkle makinanın kolunu ceviren genç kız büyük bir iş yapmanın gururunu yaşıyordu. Artık makina başında iş yapabilecek konuma gelmiş kendi kendine artık ev karısı bile olabilirim havasına çoktan girmişti bile. Komşu kadınlar ineklerinden sağıp getirdikleri sütü Emine ananın önüne koyup beklemekteydiler.Emine ana gelen sütü ölçü kapına koyup sütü getirene ait söğüt çöpünü sundurmanın altından alıp süte batırır, sütün geldiği seviyeyi çöpün kenarına çentik atarak belirlerdi.  Sütü verirken çentiklenen yer sütü geri alırken Emine Ana tarafından silinirdi.Hanği çöpün kime ait olduğu ne kadar süt alıp verdiğini ançak Emine Ana bilirdi. Bu süt değişimine süt hapı denir. Kışın ançak yaşayacak kadar beslenen kara sığırların verebileceği bir iki kilogram süt böylece bir işe yarar birkaç teçen beynir yapma fırsatını bulurdu komşular.

 

 

 

         Artık ilkbahar yaz derken sonbahar iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı.Cevizler folak olmaya başlamış, artık enküçük bir esintide bile çinko kaplı çatılara yada taş duvarlara çarpan cevizler özelikle gecenin sessizliğinde çat pat sesleri arasında uykuları böler olmuştu. Mahalleliden kimisi sabah erken kalkıp düşen cevizleri toplamayı hesap ederken bazılarıda beleşcilerden önce düşen cevizleri toplamanın yöntemini düşünüyordu.                                                        Akşam yaklaşmış günlük işlerinden yorgun gelen beş kafadar genç birbirleriyle göz uçuyla bakışıp hareketlendiler. Hepside aynı şeyi düşünüyor gibi kahvenin önünde toplandılar. Ceplerinden çıkardıkları parayı içlerinde en küçük olana uzattılar.Hiçbir şey olamamış gibi yedipınara doğru ilerleyen gurubun peşinden bakkaldan aldığı rakı şisesini gazeteye sardıran ve ödünç aldığı cay bardaklarını ceket ceplerine yerleştiren delikanlı arkadaşlarının peşinden yetişmek için adımlarını sıklaştırdı. Gidilen hedef belliydi.Coynaya gidilecek Köksalların cevizin dibinde muhabbet edilecekti.Bahçelerin arasında ilerleyen gençlerden biri ayrıldı. Evlerinin önündeki bahçe duvarını atlayıp, cebinden çıkardığı anahtarla evlerinin kapısını açtı. Kilerden biraz fırın kurusu, taze peynir ve turşu küpünden aldığı fasulye turşusunuda bula bildiği kaplara koyup,arkadaşlarının peşine düştü. Cevizin dibine gittiğinde ekip düzeni kurmuş Coynadan aldıkları suyu bardaklarına koymuş rakının anasonuyla beyazlaşan çay bardakları elle düzeltilen çimende sahiplerini bekler gibiydi.Coyna hanği derinlikten geldiği belli olmayan devasa bir su kaynağıydı.Bahçenin yamacından tünel gibi bir yerden acelesiz ve düzenli akan bel kalınlığındaki buz gibi su değil içenlere o nun akışını görenlere bile mutluluk veriyordu. Gençler artık kıçlarını koyacak kurumaya yüz tutmuş çimene iyice yerleşmişlerdi.Peş peşe yudumlanan bardaklardaki rakı onları çakır key yapmaya yetmişti. Önce derinden daha sonra yükselen sesle Tamzara da çok sevilen ve koro halinde söylenmesi çok zevkli olan Nesimin deyişinden                                                                                          

 

 

Sofular haram demişler        Gah çıkarım gökyüzüne    Nesimi'ye sordular ki

Bu aşkın şarabına             Seyrederim alemi         Yarin ile hoş musun

Ben doldurur ben içerim       Gah inerim yeryüzüne     Hoş olayım olamyayım

Günah benim kime ne           Seyreder alem beni       O yar benim kime ne

 

      Gençler işlerine  gelen ve kendilerine uyan kıtalarını  çoşkuyla söyleyip, gönüllerince eğleniyordu.  Arada  atılan kahkahalar mahallede yankılanmaktaydı. Kafalar iyileşmiş,boşalan şiseler bakkaldan ara ara alınan yeni içkilerle takviye edilmişti. Sesine güvenen biri eli kulağa atıp başladı :

     Oğlu Tamzaranın Üzümü dinle benim sözümü,

     Dinlemezsen sözümü göremezsin yüzümü,

     Tamzara ya vardın mı kama bıçak yedin mi?

     Kama bıçak yeyince anam anam dedin mi? 

           Vakit gece yarısına geçmiş, muhabbete tam yerindeydi.Haddini bilmenin bir erdem olduğunu bilen gençler,eglenceye  nokta koymanın zamanının geldiğini karar vererek toparlandılar. Kol kola girerek sessizce evlerine doğru yöneldiler Tamzaralı gençler için yarın başka bir gün başka bir iş ve uğraş demekti.

            

 

 

                            Mehmet Kütükçü

                            11 Nisan 2010

                                ANKARA

 

 

 

                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PostHeaderIcon Çok Geç Olmadan

Çok geç diye bir zaman yoktur!..

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı,
sonra;
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım
bulabilecek misiniz" dedi..
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma
dokundu..

Döndüm..

Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek
bakıyordu..
"Ben Rose" dedi..

"Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni
kucaklayabilir miyim?.

"Güldüm.. "Tabii" dedim..

"Hadi sarıl bana.."
Öyle sımsıkı sarıldı ki" Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye
niye
geldin" diye şaka yaptım..

Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya
geldim.
Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna
çıkacağım.."
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş
olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve
hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu
dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.
Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı
çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer
öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını taşıyordu..

Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda,
Futbol . balosuna davet ettik, Roseu.. Konuşma yapması için.. Orada
bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış
ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile
kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın
olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış
mikrofona doğru eğildi..

"Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden
önce heyecanım yatışsın diye bir heyecan yatıştırıcı hap içtim. Sonucu
görüyorsunuz.. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya
koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları
söyleyeyim, olur mu?.." Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir
yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşandığımız için, evlenmekten,
oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan
vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya
ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Hergün gülmek ve yaşama katacak
mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz
mi, ölürsünüz.

Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin
bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark
vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir
şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20
olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl . hiçbir şey yapmadan,
hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir
yılda bir yaş yaşlanır.
Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş
daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini
geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman
olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü..

Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan
korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.."
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi
içinde ara
vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..

Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.

Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize
hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına . layık bir törendi
bu.. Roseun
öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders
olmalıydı:

"Çok geç diye bir zaman yoktur!.."

ALINTI....

 

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 - 8

iletişim
TAMZARALI DEFTERİ
TASARIM

H.Basri SARIYERLİ

SİTE YÖNETİCİSİ

Süleyman AVŞAR